20 Ocak 2016 Çarşamba

TRAFİK CENGAVERİ

      Trafik, şehir yaşamının bir parçası. Günün ilk ışıklarıyla şehir uyanmaya başlar. İşine gidecek işçi, memur, okuluna gidecek talebe, muallim yollara dökülür. Geniş yollar binlerce aracın canhıraş hücumuyla daralır da daralır.
     Tıkış tıkış toplu taşıma araçlarında uflamalar, puflamalar tıkanan trafiğin seslendirmesi olur. Şoför beylerin iç konuşmaları sesli olarak dışa yansır. Korna sesleri, homurtular ve şikayetlenmeler akmayan trafiğin klişe haline gelen yorumlanış biçimidir. Okuluna, işine geç kalma kaygısı insanları huzursuz eder. Kendini ifade edebilme olanağı bulamayan trafik mağduru insanlar, tıkanan trafikten kaynaklanan öfke ve serzenişlerini, seslerini yükselterek irad ettikleri birkaç beylik cümleyle telafiye çalışırlar. Havasızlıktan bunalan bir hanım ablanın feryadı, bir bey amcanın ünlemesi, bir hanım kızın ‘üff beee’ deyivermesi, atarlı yağız bir gencin şoför beye ‘ kaptaaaan!’ hitabının ardından kurduğu kısa cümle… Hayat sahnesindeki varlığını kanıtlama çabası olarak insani ve olağan biçimde dışa yansır. Kimse bu tepkilerin içsel kavgaların bir uzantısı olduğuna kafa yormaz.
   Tıkanan trafiğin oluşturduğu baskı, yolcuların negatif tepkileri de üzerine eklenerek en çok şoför üzerinde yoğunlaşır. Sürücü duru bir zihne, dingin bir ruha sahip olmayan biri ise, mevcut gergin hal onu zembereğinden boşaltır. Asabi, agresif bir trafik canavarına çevirebilir. Böyle zamanlarda hayat, başını cama dayayıp uyuyabilene güzeldir. Aynı otobüs içerisinde yolculuk edenler küçük bir kader parçasına da ortaktırlar aynı zamanda. Trafik akmaya başladığında beraber sevinirler, durduğunda beraber kederlenirler. Ani frenlemelerde hepsinin aynı duygularla yürekleri ağzına gelir. Şoför ters biri değilse onu sahiplenirler, ona yapılan yamuğu kendilerine yapılmış bir yamuk olarak algılayacak derecede onun hislerine ortak olurlar. Kader ve tasa birliği vardır kısa bu zaman diliminde. Bir arbede çıkacak olsa bunu kendi içimizde halletmeliyiz bilinci ağır basar ve çoğunlukla tez zamanda yatıştırılır.
    Trafik hayatın içinde, hayat trafiğin içinde akıyor. Müstakil araçlar, kamyonlar, otomobiller her biri yollarda kendine yer buluyor. Genç iş adamı, öğretmen, polis, hakim, savcı ve doktor gibi çeşitli meslek erbabı da şahsi araçlarıyla trafiğin seline kapılıyor. Hayat akıyor. İnsanlar akıyor. Tempoyu yavaş bulanlar hızlı akmak için trafikle boğuşuyor. Kural ihlal ediyor, makas atıyor, korna çalıyor, sellektör yapıyor. Engel çıkarana öfkeleniyor, sövüyor.
    Şoför mahalli kimilerini olduğundan farklı bir kişiliğe büründürüyor. Sosyal hayatında pozitif bir seyir gösteren kişi bambaşka bir surette karşımıza çıkabiliyor. Kontak çevriliyor ve savaş tamtamlarının ritmi yükseliyor. Kaçınılmaz savaş nelere gebedir bilinmez. Genç iş adamı değişiyor, müteahhit değişiyor, işçi, memur, emekli, öğretmen değişiyor. Daha asabi, daha agresif, daha sert ve daha tahammülsüz bir kişilik sahne alıyor. Yolların tek sahibi, otobanın yegane müdavimi, bayan sürücülerin kabusu meydanlara iniyor. Daha maço, daha kaba ve daha gergin bir adam direksiyon çeviriyor. Efendi, sosyal ve hümanist benlik en ücra köşelere siniyor. Yapılan yanlışlara toleranssız, yavaşlıktan haz etmeyen kurt adam şehrin kalabalığına karışıyor.  Argo kültürü depreşiyor, gün yüzü görmemiş sövgüler yolculuğa eşlik ediyor. Adrenalin, gerilim ve aksiyon başlıyor.
     Trafik hayattır, hayatsa bitmeyen kavgadır. Biraz yavaş giden, korna çalınarak, sellektör atılarak tacizde bulunulmayı hak etmiştir düşüncesi vardır. Uyanıklık edip öne geçmek, makas atarak hızla ilerlemek, yol vermeyeni sıkıştırmak, el kol hareketleriyle rakibin motivasyonunu bozmak savaşın galibini belirleyici bir unsur olarak düşünülür. Kurt adamın işi herkesin işinden önemlidir. Onun hep acelesi vardır. Erken çıkmış olsa da trafik hızlı akmalıdır. Yola o hükmedecek, kornayı o öttürecek, motoru o bağırttıracak. Gaza ani yüklenmeler, kıvrak manevralar ve çarpacakmış korkusunu yüreklere salıp ustaca frenlemeler onun işidir. Trafik canavarı ayağınıza geldi. Araç sollanır, korna öttürülür, fren cayırtısı itina ile kopartılır. Moraliniz anında sıfırlanır, itinayla çökertilir. Dalaşmak isteyene kavga anında hazırlanır. Beyzbol sopası, levye, tornavida gibi alet edevat kolay ulaşılabilecek yerlerde tutulur. Haklı ya da haksız olmak kurt adamın bakış şeklini ve düşünme biçimini değiştirmez. Yaptığı tacizi sıradan ve insancıl görür. Yolun, herkesin yolu olduğunu ve sükunetin erdemini düşünmez bile. İçindeki kurt adamı, trafik canavarını kendi arzusu ile kafesinden dışarı çıkarır. Bastırılmış öfkesini, görülmemiş hesaplarını, kapanmamış defterlerini trafik seyri esnasında yeniden açar. Önüne geleni kalaylar. Sinyal verene de, yavaş gidene de, burnunu çıkarana da hazırda sallayacağı küfürleri vardır. Uğradığı haksızlıkların, ezilmişliğinin intikamını trafiği bir savaşa çevirerek almaya uğraşır. Bencilliğini, egosunu kendisini yolların hakimi vehmederek tatmin eder. Yenilgilerini, ahmakça fiillerini trafikte yaptığı uyanıklıklarla kendini mühim bir şahsiyet gibi hissederek susturur.
    Park yerinden hareketle kurt adama dönüşen kahramanımız menzile varıp arabadan indiği anda yeniden kendisi olur. Trafik canavarı normal bir birey olarak sosyal yaşamına döner. İşine gücüne bakar. Öğrenciye ders verir, fabrikada mesaide bulunur, camide vaaz verir. Yolda yürür, kafede eğlenir, evde televizyon izler… Tümüyle bizden biridir, bize benzer.
    Direksiyonda bir tılsım var, koltukta bir büyü var. Şoför mahalli incelemeye alınmalı fizikçilerimiz, biyologlarımız, din adamlarımız, sivil toplum kuruluşlarımız, akademisyenlerimiz, psikologlarımız bu konuda kafa yormalı, araştırma geliştirme çalışmaları yapmalı.  O koltukta ne var ki insanları bir anda manyetik ya da metafizik olarak bu kadar negatif etkiliyor?

    Trafik canavarı efsanesi çözüldüğünde toplumun sorunlarının yüzde doksanının çözüleceğinden adım gibi eminim. İlgilileri ve ilgisizleri bu konuya eğilmeye davet ediyorum. Emniyet kemerinden ve hava yastığından çok daha hayati bir durum var ortada.

18 Ocak 2016 Pazartesi

HANİ BENİM ELLİ GRAM PASTIRMAM

     Ne çok öldük, ne çok ağladık ve ne kadar az güldük. Şehit cenazeleri, kadın cinayetleri, kargaşa ve kaos… Yetmez! İğneden ipliğe katmerli zam sağanağı… Zorunlu trafik sigortasında terör, elektrik faturasında, doğalgaz faturasında terör…
    Ne çok öldük… Yollarda kazalarda, kavgalarda… Biz öle öle harcanırken kimler gayri safi milli hasıla çorbasından kepçeyle içip ‘ohh öldüm’ diyor? Memleketin başına birileri çorap örerken emekçinin emeğini kimler kuşa çeviriyor?
   74 ülkeye ihracaat yapıyoruz diye hava atan dinci(!) firmalarımız emekçisine hayatı zindan etmek için ne de çok çabalıyor. Terörü nasıl da destekliyor. Daha yaşanılabilir bir dünya böyle mi tesis edilecek? Hak, adalet emeğe saygı nerede? Köleye dönüştürülen bir toplumdan özgür düşünceler çıkar mı hiç? Dönem karımız şu diye şişinenler emekçimize de şu kadar maaş ödüyoruz diye şişinebiliyorlar mı? En lüks mekanlarda, en lüks imkanlarla zevk içinde yaşarlarken hayatla boğuşan çalışanın halini neden görmezden geliyorlar?
    Hani emek kutsaldı? Bayramlara mahsus 100 liralık gıda paketlerine mi sığdırıyorsunuz vicdanınızın sızısını?
    Ölüyü, diriyi bitirdiniz şimdi ekmeğe mi sıra geldi, ona mı göz diktiniz?  Terör her yerde… Güvenlik kulübesinde, posta kutusunda, mahalle bakkalında, köy kahvesinde, halk ekmek bayiinde…
    Terör okulda, üniversitede… Terör camide… Terör sokakta… Gecekondu mahallesinde, lüks sitede… Terör çöp konteynerinde… Terör bankada, bankamatikte… Terör gıdada, sigarada… Gerçek ve sahte rakıda… Terör mücavir alanda, otoban kıyısında, hızlı trende ve metroda… Terör kamuda, özelde ve tüzelde… Terör, aile içinde… Bayramda, düğünde, dernekte… Terör AVM’de…
    Ayrışık bir toplum var etti çarpık sistem… Rant avcılığına şehirler kurban edildi… Popülist politikalar ucube şehirler yarattı…Ucube şehirler ucube insanları türetti… Seçkin, elitist ve egoist…
    Eli kanlı terör örgütünün defteri er geç dürülecek. Elindeki kanı hep saklayan sosyal adaletsizlik terörünün hal çaresi nedir? Külhanbeylerinin ağızlarına bal çalıp, gurebanın ağzına acı biberler süren adaletsizlik terörü ne vakit bitecek?
    Şehirler katlediliyor. Tarım arazileri, orman arazileri katlediliyor. Birileri al gülüm ver gülüm yaparken toprak can çekişiyor. Birilerine hep loto vururken birileri hep kısa çöpü çekiyor.
    Ahlak erozyona uğruyor, toplum deprem sarsıntılarıyla çatırdıyor. Çöküyoruz… Birileri lale devrini yaşarken milyonlar kurtuluş savaşı veriyor. Deveyi havuduyla yutana gık demeyen devlet baba bir kürdandan garibi ipe yolluyor. Dev holdinglerin trilyonlara varan vergi borcuna kalem çeken devlet baba, küçük esnafın gırtlağına çöküyor…
    Soytarılık, yalakalık revaçta. Padişahım sen çok yaşa in, kral çıplak out!  Vatan, millet, Sakarya bir yere kadar… Hep vatan, millet, Sakarya nakaratıyla nereye kadar? Yetmişaltı milyonun kardeş olduğu hikaye… Köle ile efendi kardeş olamaz… Jokeyle atın kardeş olamadığı gibi…  At koşar, jokey kazanır. Atın ödülü üç avuç arpa, jokeyin ödülü bir deste para… Atın ve jokeyin sahibinin kazancı çuvalla… Sistem bu, çarkın işleyiş şekli bu.  At tırısa gidecek arpa yiyecek, jokey açık büfe, sahip dünya turunda sınırsız eğlence…
    Beraber yürüyelim bu yollarda, beraber ıslanalım yağan yağmurda… Şemsiyem olsa da açarsam namerdim… Ama yeter ki beraber yürüyelim. Sen bana binme, ben sana binmeyeyim. Fizan olsa gidilir, zehir olsa içilir. Ben yaya sen arabayla olmaz. Ya beni de alırsın arabaya ya da sen de inersin. Kardeşlik böyle olur. Adalet böyle gelir. Gülünecekse beraber gülelim, ölünecekse beraber ölelim. Ben ölmeyeyim sen de ağlama!
     Haydi kırın terörün belini… Halka hizmet edin hakka hizmet olsun. Kim neye layıksa, ona onu verin. Dalkavuklara, soytarılara yüz vermeyin. Gerçeği yalandan, ipi yılandan ayırın.
     Yarın çok geç olmadan sosyal adaletsizlik terörünün kökünü kazıyın! Robin Hood olmak gerekiyorsa onu da olun bizahmet. Deli Dumrul olmak yerli zalim olmaktır. Robin Hood olmak sizi gavur etmez! Sıvayın kolları ve gerçekten iş yapın…

    Sayın Başbakan, sayın bakan, sayın müsteşar, sayın amir, sayın komutan, sayın müdür, sayın patron, sayın şef… Hakkı tutup kaldırın! Gücünüz mahallenin delisine yetmesin, karşı mahalledeki Çomar’a da ilişin azıcık… Hak için, adalet için ve yüce Türk Milleti dediğiniz halk için…

UMUT FAKİRİN EKMEĞİ

     Asgari ücret 1300 lira oldu oh çok güzel oldu diye seviniyorduk. Hükümetimiz verdiği sözleri bir bir  hayata geçirmeye başlamıştı. Terörle mücadele konusundaki kararlı tutum ümidimizi canlı tutuyordu.
     Henüz asgari ücretli yeni tarifeden maaşını cebine koyamadan Ankara’da 250 gram ekmeğin fiyatı 75 kuruştan 1 liraya zıpladı, sevinçten olsa gerek! Fırıncılar Odası girdileri üst üste koydu, topladı, çarptı, böldü sonrada ceeee deyiverdi. Sabah bir uyandık mübarek ekmeğimiz kıymetlenmiş, betine benzine kan gelmiş, hoop  1 lira olmuş… Hayırlı olsun…
     Fırıncılar Odası oldum olası merhametli, vicdanlı ve asaletli kararlar vermiştir. Zaten bilumum fırın sahipleri ve ekmek üreticileri bu zamana değin sırf vatandaş kıt kanaat geçiniyor diye 250 gramlık ekmeği zararına veriyorlarmış. Asgari ücretin 1300 liraya çıkması onlara nefes aldırmış ve artık zararına ekmek satmama kararını vicdani bir rahatlık içerisinde uygulayacaklarmış. Haklıdırlar… Gönül ister ki 1 liraya değil 2 liraya satsınlar daha çok kazansınlar!
     Ekmeğe gelen zam umuda vurulan en büyük tokattır. İnsani değildir, ahlaki değildir. Sorumlusu Hükümet te olsa, Fırıncılar Odası da olsa sağ gösterip sol vurmaktır.
    Hadi yine iyisin köftehor maaşını 1300 lira yaptım… Nasıl da gülersin değil mi? Al nah bu ekmek de 1 lira oldu, oh çok güzel oldu… Zoruna mı gitti kerata?
    Çocuğa bir çikolata verip sevindirdin… Ekmeği 1 liraya çıkardın, çikolatayı ağzına götüremeden suratına şaplak indirdin. Çocuk gülsün mü ağlasın mı? Madem dövecektin niye çikolata verdin? Çikolata seni bozmasın al sana bir şamar mı demek istedin?
     Benim ekmeğimle oynama!.. Ekmek, umuttur. Ekmek, yaşama sevicidir, hayal dünyamdır… Benim ekmeğime hükmetme, ekmeğime göz dikme!  Bu sana çok pahalıya patlar. Ah ederim ve ahım yanına bırakmaz ettiğini…
     Bunu yapmayacaktınız. Ekmeğe yapılan bu fahiş zam, dar gelirliyi ve asgari ücretliyi bir anda psikolojik kırılma noktasına itti. Umut fakirin ekmeği ve siz bu fahiş fiyat artırımıyla onun umuduyla oynadınız. Moral ve motivasyonunu, sizin süslü mazeretleriniz toparlayamaz. O ekmeğini bilir, ekmeğin fiyatını bilir… Beslediği umudu, kurduğu hayali, gördüğü düşü bilir. Sunacağınız hiçbir reel gerekçe bu fahiş zammın gaddarlığını, acımasızlığını, insafsızlığını ve halden anlamazlığını örtemeyecektir.

    Bu ekmek sizi çarpar, sonra demedi demeyin!

13 Ocak 2016 Çarşamba

VERMEZSEN VERME!

     Sağlık Bakanlığı’nın organ bağışı kampanyası Belediye Reisi’nin ve kaymakam beyin katılımıyla oldukça renkli başladı. Başkan beyin ve kaymakam beyin böylesine hayırlı bir konuda önderlik etmeleri vatandaşların olaya ilgi duymasına ve olumlu yönde davranmasına büyük katkı sağladı.
     Çok iyi niyetlerle yola çıktığını düşündüğümüz duyarlı arkadaşlar ‘organ bağışı kampanyasını’ yurt sathına yaymak için ant içti. Birkaç yıl evvel dünyada varlığından bihaber olduğumuz ALS hastalığını, başından aşağı buz gibi bir kova dolusu suyu dökerek ve arkadaşlarına sen yapamazsın bunu diye meydan okuyarak duyurmuşlardı duyarlı insanlar. Ve patladı gitti youtube sitesi o insanların videolarıyla doldu taştı. Ha şimdi tıklayan var mı bilinmez ama, dünya ALS denen bir hastalıktan haberdar oldu. Ve belki tıp araştırmacıları da kendilerine çeki düzen verip bu hastalığı sessiz sedasız yenmiştir bile… Bir farkındalık yaratıldı ve amaç bir kova su marifetiyle hasıl oldu.
     Organ bağışı konusundaki hassasiyete dikkat çekmek arzusundaki arkadaşlar da videolar çekip paylaştılar. Başlangıç hoştu… İkinci, üçüncü derken dördüncüden sonra arkası yarın yayından çekildi. Çok kısa soluklu bir farkındalık çıktı ortaya. Keşke o arkadaş ‘organ bağışı güzel bir şey ben sonuna kadar destekliyorum, halka hizmet hakka hizmettir, organ bağışı yapmak enfes bir şeydir ama ben bağışlamıyorum.’ Dememiş olsaydı. Sözlü destek, özlü destek… El ucuyla destek, var gücüyle destek…  Başka bir arkadaş çıkıp bir başka arkadaşı davet edip sürdürseydi. Ve gerçekten bir duyarlılığa vurgu yapılsaydı güzel olmaz mıydı?
      Bir konuya açıklık getirmekte fayda var. İnsan ölüp toprağa gömüldükten sonra zaten organ morgan kalmıyor. Hepsi toprağa karışıp gübreye dönüşüyor. Yani eksik ya da tam organla gömülmüş olmanızın cesedin çürüme sürecine hiçbir olumlu ya da olumsuz katkısı yok. Artı tüm organlarınızı bağışlamış olsanız bile zaten ebedi alemde sıfır kilometre organlar ve yepyeni bir bedenle yeniden yaratılıyorsunuz.
    Ya şu böbrek dursun ben buna kıyamam, kalbimin bende çok hatırası var onsuz ben yapamam diyebileceğiniz bir durum yok. Hem bağışladığın organların ömrünü uzatmış oluyorsun hem de bir faninin derdine çare buluyorsun. Toprakta gübre olması mı daha iyi yoksa bir başka bedende yaşıyor olması mı?
     Öldükten sonra ten çürür, böbrek çürür, kalp çürür, bağırsaklar çürür, dil çürür… Bedenindeki her bir uzvun ‘humuslu toprak’ olarak tabir olunan en verimli toprağı var etmek adına çürür. Tabi ki tercih senin kimse kimsenin zorla şeysini kesmiyor. Beden senin, karar senin… İster ver yaşat, ister verme çürüt. Öbür tarafta her bir uzvun yenisine ve sıhhatlisine sahip olacaksın ama yanmak için, ama hurilerle kam almak için… Bağışlamadığın organın sana hiçbir katkısı yok senin anlayacağın.
     Organ bağışı bir miktar tartışmalı bir konu. İşin bilimsel ve hümanist boyutları olduğu gibi dini bakımdan da bir takım flu yönleri var. İnsan şunu diyebilir ben organlarımı kimseye yedirtmem, yar etmem. ‘Seni benden alamazlar ya benimsin ya toprağın’ şarkısı patlamıştı bir zamanlar… Kasetler yok sattı… Ya benimsin ya toprağın… Bir başkasına ölümünden sonra bırakacağın organ yine er geç toprakla buluşmayacak mı?… Hem insan topraktan yaratılmıştır diye tasdiklemiyor muydun sen de… Ahdin yine yerine gelmiş oluyor topraktan yaratılma bir ademoğluna bahşettiğin hayatla…
     Meselenin dinsel boyutundaki hassasiyetlere açıklık getirilmeli… Misal benim kalbim, ben öldükten sonra ölmek üzere olan bir kumarbaza monte edilir de bu adam benim kalbimle yaşadığı sürece karısını döverse, sokak köpeğine taş atarsa, çocukları azarlayıp kalplerini incitirse bunun vebali bende kalmaz mı?  Kolu sakatlanmış bir hırsıza elimi verirsem onun yaptığı ve yapacağı kötü işlerden kolumu kurtarabilir miyim? Gibi…
    Dini hissiyatı ağır basan böbrek hastalarından fetva sormak lazım. Bakalım ne buyururlar. Organ bağışı caiz mi değil mi? Bir de müftü efendilere danışmalı bu işi… Sonra cami imamına, mahallenin muhtarına da bir çıtlatmalı bu konuyu…

    Son söz; beden ruhun elbisesidir. Asıl olan ruhtur. Ölümünden sonra ruhun beden elbisesine ihtiyacı kalmayacaktır ve o elbise için iki seçenek vardır. Ya ihtiyaç sahibi birinin istifadesine verilecek ya da çöpe gidecek… Tercih senin, karar senin… Her şeyi hakkıyla bilen ancak Allah’tır…

10 Ocak 2016 Pazar

BAĞCIYI DÖVMEK

 Eşeğini dövemeyen semerini döver. Hayvan severlerin gazabını ve antipatisini celbetmemek adına olağan bir davranıştır bu. Semeri dövenin niyeti aslında eşeği dövmektir değer yargılarından ve bir kısım bakış açılarının olumsuz olabileceği kanaatinden hasıl,  semerin tozunu silkeleme bahanesinin ardında gerçek niyetlerini gizlerler. Semerin darb esnasında çıkardığı patırtı seslerinden öfkelerini susturabilecek bir doyum bulurlar ve hayalen eşekten intikam almış olurlar.
      Din İşleri Yüksek Kurulu lamsız cimsiz  bir linçe maruz kaldı. Suiniyet taşımayan bir safiyetle maksatlı sorulara verdiği fıkhi saikleri esas alan cevaplar neticesinde sansasyonal sonuçların ortaya çıkmasında her şeyden habersiz bir figüranken kötü karakter rolündeki aktör olarak lanse edildi. Sonuç itibariyle fetva kurulu lağvedildi. Yorgan gitti fakat kavga bitmedi, bitmeyecek.
      Haber evirildi, çevrildi, kesildi, biçildi yamandı, ütülendi, yıkandı, kirlendi en son ‘hoca keçi çaldı!’ olarak iri puntolarla baş sayfada kendine yer buldu. İşin aslını astarını öğrenmek gibi gaye taşımayan tepkiselliği maksimumda seyreden güruh mal bulmuş mağribi misali habere bodoslama daldı. Gün doğmuş, ganimet bulunmuştu. Yiyin efendiler yiyin, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin!  İyi deşarj oldular. Vurun abalıya hesabı vurdukça vurdular. Meğer ne çok fırsat arayanı varmış, meğer ne çok sevmeyeni varmış. Mimliymiş demek ezelden.
    Kurt kuzuya seni yiyeceğim demiş. Kuzu; ben sana ne yaptım ki kurban olayım demiş.  Suyumu bulattın! İyi de ben derenin alt kısmındayım senin suyunu bulatamam ki… Olsun demiş kurt ben yine de seni yiyeceğim. ‘Hiçbir gerçek beni bu kadim kararımdan döndüremez!’
    Kurul başkanı açıklama yaptı… Bu şekilde bir fetva verilmedi, biz su falan bulatmadık bahse konu durum dinin ve diyanetin mantalitesine aykırıdır ve biz buna muhalif bir olur vermiş olamayız dedi. Biz keçi çalmadık ekmek, Mushaf çarpsın… Bağcıyı dövmenin bahanesi zaten üzüm yemek olurmuş öyle de oldu. Bağcı sopayı yedi üzüme kimse ilişmedi.
    Semerin şahsında eşek dövülür. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla! Diyanetin şahsında dinin açıkları aranır. Hocanın sarığına kulp takanın gayesi dine dil uzatmak olur hep. Dindar birinin kabahati dine mal edilmeye çalışılır. Ortada ayan beyan bir Dini Mübin varken labirentlerde, kıyıda köşede ona atfedilecek bir nakıslık aranır.  Gaye kaş yapmak olmayınca kalemin sivri ucu gelip tamda gözbebeğine kaçıveriyor. Dine duyulan antipati din adamlarının şahsında sahneleniyor. Dine duyulan öfke ve kin dindarların tökezlemesinde açığa çıkmak için fırsat kolluyor. Bu fırsatı da zaten ziyadesiyle buluyor. Hayrını görsünler.
    Allah katında Diyanet İşleri Başkanı, cami imamı, ilçe müftüsü, banka müdürü, parti başkanı, dernek üyesi ve mahalle muhtarı birdir. Birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Hiç biri için torpil yoktur. Herkes yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını verecektir. Dine mesafeli duran da hesaba çekilecek, dini yaşamaya gayret eden de…  Kimseye ‘ yahu senin zaten dinle imanla alakan yoktu seni sorgudan muaf tutuyoruz, zaten bu konulara yabancıydın!’ denmeyecek.
    Artık üzülen üzülmesin, sevinen sevinmesin. Cami imamı kadar, kahvehanede kağıt çeviren de dinin gereklerinden mesuldür. Bilmeyen için neden öğrenmedin, bilen için neden bildiğine uymadın denecek. Allah herkese akıl vermiş, kalp vermiş, göz vermiş, izan vermiş. Aklı sor öğren diye, kalbi sev, hisset diye, gözü gerçeği gör, ayırt et diye vermiş…
    Un, şeker ve yağı veren senden helva yapmanı istiyor. Al bunları güzel bir helva yap diyor.  Tarifi de vermiş eline… Helva yapmak isteyen helva yapar elinden geldiğince tarife sadık kalır emeğini yüreğini ortaya koyar… Buyruk sahibi eksiğiyle fazlasıyla emeği görür ve şefkatle taltif edip ödüllendirebilir.  Helva sevmeyen ilaveler yapar tuz, biber, salça, kimyon ne bulmuşsa katar harca… Öfke, isyan, kin ve nefret… Nefsinin, egosunun teşvikiyle acı, lezzetsiz ve iğrenç kokan bir hamur yapar. Şunu demiştir; ben helvaya karşıyım… Una, şekere, yağa karşıyım. Ben aslında sana karşıyım.  Bu yüzdendir bu tatsız tuzsuz ve iğrenç kokan şeyi sana sunuşum… Aslında ben sana hesap vermeye de karşıyım…
     Ben Tanrı’yım… Egom sana boyun eğmeme izin vermiyor… Dinine karşıyım… Diyanete de karşıyım. Helva benim damak tadıma uymuyor. İnsanların helva için seferber olmaları beni küplere bindiriyor bu sebeple onları taciz etmekle kendime doyum buluyorum.

     Ve Allah herkesi hesaba çeker… Dindarı da, kindarı da… Dindara torpil olmadığı gibi, kindara da sorgudan muafiyet yoktur.

YAĞMAYACAKSAN GÜRLEME!

  ‘ Bedevinin biri bir dağ başında salya sümük ağlıyormuş. Oradan geçen bir adam dayanamayıp yaklaşmış yanına:
  – Hayırdır kardeş seni kederlendirip böyle şiddetli ağlatan ne derdin var?
Bedevi koluyla gözyaşlarını silip, başını kaldırmış, kan çanağı gözlerini adama çevirmiş. Az ötede sessiz sedasız yatan köpeği göstermiş.
-Benim köpeğim bu… Öyle sadık, öyle akıllı ve öyle maharetliydi ki…
-Eee nesi var köpeğinin?
-O, şimdi açlıktan ölmek üzere, ona ağlıyorum!
- Onu doyuracak bir şeyin yok mu versen de ölmese hayvancağız?
-Var ama veremem…
-Nedenmiş o?
-Sen var git yoluna ben de yasımı tutayım. Bilmez misin ekmek parayla, gözyaşı bedava… ‘
      Ağlamak bedava… Dertlenmek bedava… İnşallah, maşallah, biiznillah, fe sübhanallah bedava. Dert dinlemek bedava. Acımak, yazıklanmak iyi dilek ve temenni de bulunmak bedava… Gönülden yük atılır, dile de yük olmaz. Dua etmek bedava, sıhhat, afiyet dilemek bedava…İlaç parayla, ekmek, su parayla… Selam bedava, kelam bedava, nasihat bedava… Akıl vermek bedava…
     Gönlü zengin insanlarımız, vicdanı hasis sevenlerimiz öyle bereketli ve öyle bol ki… Allah onlara zeval vermesin. Yürekleri iyilikle dolu, dilleri dualı,gönülleri bin odalı… El cebe gitmedikçe hudutsuz bir zenginliği seferber ederler. Gülüm sana kıyamam, seni sevmelere doyamam işin ucu yeter ki cukkaya dayanmasın, ağzımızın tadı kaçmasın… Gönül kapım ardına kadar açık sana, yeter ki şu elim cebime varmasın.
     Ağlamak kutsaldır! Acımak kutsaldır. Merhamet etmek kutsaldır… İnsanların derdini dert edinmek insancadır ve insaniyete yakışan odur. Sevgi kutsaldır. Riya günahtır. Özde olmayanı söze vurmak riyadır.
     Kuru sevgilerin, kuru saygıların en bereketli mevsimindeyiz. Sevgi beleş, saygı beleş… Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Tatlı dil de beleş…
     Yeni bir evi seviyorsun, yeni bir arabayı seviyorsun… Uzaktan sev! içine yerleşip oturma, balkonuna çıkma, mutfağında çay içme, salonunda misafir ağırlama öyle sev yeni evi… Uzaktan ve içten sev… Yeni arabanın direksiyonuna geçme, koltuğuna oturma, otobana çıkıp gaz pedalına basma… Geriden sev, gönülden sev… Beleş sev, para vermeden, külfete girmeden sev… Öyle kabullen, öyle benimse gönül zenginliğin ve temiz yüreğinle kucakla olmaz mı?
    Pamuk ellerin cebe inmediği sevgiler şüphelidir. Külfetsiz nimet olmaz. Gülü seven dikenine katlanır. Tatlı dil para etmez karşındaki yılan değilse. Boş lafla peynir gemisi yürümez, taşıma suyla değirmen dönmez… Çağıldamak, gürüldemek lazım.
    Halep oradaysa arşın burada… Bir iyiliği ortaya koymak için insanların sana el açıp mihnet etmelerini kolluyorsan sen karaborsacı bir tüccarsın ve ucuza mal ettiğin bir iyiliği çok pahalıya satmak niyetindesin. Kalbinin temizliğini sorgula… Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyorsan belki de yılan olan sensin cinsini sorgula…
       Bedava sirke baldan tatlıdır derler, balın tadını bilmedikleri için.  Bedava sirkeyi terk et… Balı al parasını ver ama verdiğin parayı ballandırma… Erdemli olan budur…

      Kuru kuruya sevme… Yağmur gibi sev, güneş gibi sev, toprak gibi sev… Gök gibi gürleme, yağmur gibi yağ.  Yağ ki baharın geldiği bilinsin, yağ ki dünya çöl olmasın!

6 Ocak 2016 Çarşamba

KUYRUKSUZ ASLAN, BUYRUKSUZ DİN

       Diyanet nişanlı çiftlerle ilgili olarak tartışma yaratan bir fetvaya imza atmış!  Demiş ki: ‘Zinhar mahremiyete önem gösterin, el ele tutuşmayın, birbirinizi tanıyın fakat tenhalarda yalnız kalmayın ve resmi nikah olmadan da sakın ha dini nikah işine girmeyin sonra üzülür ah vah edersiniz de bir faydası olmaz!’
      Fetvanın temeli ve gerekçelerini de güzelce açıklamış. Konumuz Diyanet’in fetvasını tartışmak değil, haberin bazı yayın organlarında yer alış biçimi. Tartışma yaratan bir fetvaya imza attı ne demektir? Teamüllerin dışına çıkmak, absürd sözler söylemek, aykırı beyanlarda bulunmak, kendiyle çelişmek, bir gerçekliği yok saymak ve temsil ettiği bilimselliği dışlayıcı tavır sergilemek… Kurulun açıklamasının İslamla çelişen bir yönü var mıdır? İslam bilginleri arasında konuyla ilgili bir ihtilaf mı oluşmuştur? Dinin özüne asli ve feri emirlerine muhalif bir beyan var mıdır?
    Dini hassasiyetler göz önüne alındığında Din İşleri Yüksek Kurulu, vazifesini yerine getirmiştir ve toplumun bilgilenmesine olumlu katkı sağlamıştır.
    Fetvanın yaptırım gücü yoktur. Fetvaya aykırı davrananlar hakkında her hangi bir hukuki, yasal veya gayri hukuki bir süreç kesinlikle başlatılmayacaktır. Tamamen tavsiye niteliğindedir. Tınlayıp tınlamamak, uyup uymamak şahısların takdir ve yetkisindedir. Peki; ‘ tartışma yaratan fetva ‘demekle ne denmek istenmiştir? Bu takılmaya değer bir ifade ediş biçimidir ve takılmak bir nebze üzerinde durmak gereklidir kanaatindeyim. Tefsir edelim.
   Bu çağda bu kafa, pes doğrusu… Millet uzaya uydu fırlatıyor bizim yobaz Diyanet nelerle uğraşıyor. Bak bak şuna, neymiş; nişanlı çift el ele tutuşmayacakmış! Kuzum siz ortaçağda kalmışsınız haberiniz yok! Mahremiyete önem gösterilecekmiş, parklarda bahçelerde elde dondurma kıkır kıkır, fıkır fıkır dolaşmayacaklarmış. Hele gözden uzak tenhalarda baş başa hiç kalmayacaklarmış. Vatandaş şimdi nasıl itimat etsin bunlara, gelmişiz 21. Yüzyıla verdikleri fetvaya, tavsiyeye bak sen. Oldu gözlerim doldu… Geri kafalılığın dik alası bu… Ahali uyan kendine gel, senin Din dediğin şey bak sana nasıl bir ilkelliği giydiriyor. Böyle din mi olur Allah aşkına? Gençler kanı kaynıyor nişanlılık döneminde el ele tutuşup gezmesin mi? Onların hiç mi canı yok. Allah kulu değil mi onlar? Doğrusu böyle bir düşünce tarzı kabul edilemez. Zamanın gerçekliğiyle hiç mi hiç bağdaşmıyor! Hem herkesin(!) özeline kimse karışamaz kardeşim… Bu düpedüz özel hayata müdaheledir. Özel hayatı baskılamadır. Diyanet kendi işine baksın. Özgür bir ülkedeyiz gençler ister el ele tutuşur ister yanak yanağa öpüşür sana ne bana ne?... Hey güzel Ya Rabbim (!) nelerle uğraşıyoruz!
    Diyanet’in vazifesi, halkı tabi olduğu İslam Dini konusunda aydınlatıp bilgi vermektir. Dini sorumluluklarını açıklamak ve din hizmetlerinde öncülük etmektir. Verilen fetva bir ateisti, bir Hristiyanı, bir Mecusiyi, bir Budisti bağlamaz. Bir Hindu’yu da bağlamaz! Sadece İslam’ı din olarak kabul edip benimseyen insanları bağlar. Yine bağladığı Müslümanlar üzerinde de her hangi bir cebri, hukuki ve sosyal yaptırımı söz konusu değildir. Tavsiyedir uyan uyar, uymayan uymaz. Biz de Müslümanız elhamdülillah da bu kadar da olmaz kardeşim diyorsan fetvaların özelliği ‘–işine gelirse bizde böyle  birader!’  Tarzındadır, elastiki değildir esnemez, eğilmez, bükülmez, kıvrılmaz. Ben kafama göre takılacağım arkadaş diyorsan da paşa keyfin bilir. Fetvayı yok sayarsın, görmezden gelirsin olur biter.
    Sıkıntı fetvaya göre davranıp davranmaman değil. Fetvayı veren kurul İslam Dini konusundaki en yetkin otoritedir ve referans aldıkları şey yalnızca dinin öngördüğü gereklerdir. Dersen ki bu zamanda böyle bir fetva çağdışıdır, böyle bir din geri kalmıştır o vakit sen de yalnızca kimliğinde dini hanesinde ‘İslam’ ibaresine sahip bir vatandaş olursun. Dinle uzaktan yakından alakan kalmamıştır. Senin kabullenemediğin bir din seni kabullenecek değildir. O sana uymakla yükümlü değildir sen ona uymakla yükümlüsün. Uymaman seni daire dışına atmaz yalnızca kusur kısmına not düşülür amma beğenmemen ve onu itham etmen seni dairenin dışında bir yerlere fırlatır atar.
     Dinin bir buyruğu hakkında kelam ederken iyi düşünmek gerekir. Dini mi beğenmiyorsun, dinin buyruğunu mu? Gereğini yerine getirmemekle günaha girersin dinden dışlanmazsın. Fakat ona ithamda bulunman seni ondan mahrum eder.
    Bir hikayeyle sözlerimizi tamamlayalım. Adamın biri heves etmiş sırtına aslan dövmesi yaptırmak istemiş. Dövmeci, bir kağıda çizili aslan resmini adamın sırtına yapıştırmış. Fön makinesiyle sıcak havayı resmin üzerinde gezdirirken bir eliyle de boyası iyice belirginleşsin diye adamın sırtını ovmuş. Adam pek bir mest olmuş. Kasları gevşemiş, sırt ağrıları hafiflemiş. Dinlendiğini ve çok rahatladığını hissetmiş. Pek bir mutlu olmuş ve içinden de –valla verdiğim paraya değecek, çok güzel olacak diyormuş. Kopya işi tamam olunca iş iğneye kalmış. Dövmeci iğneyi değer değmez, - yandım anam diye bağırmış. İstersen vazgeç demiş . -Yok demiş adam, neresini yapıyordun aslanın? Kuyruğunu demiş öteki. Kuyruk kalsın! Tekrar batırmış iğneyi –vay anam demiş bu sefer. Neresiydi orası? Kulağıydı. Kulak kalsın… Nihayet feryat, çığlık, kan, revan iki tane göz ancak yaptırmış. Dövmeci, bu aslana benzemedi ama demiş. Yeter canımı yolda bulmadım benim aslanım da böyle oluversin demiş adam. Aslanın kulağı var, kuyruğu var, yelesi var pençesi var. Dinin, imanı var buyruğu var.  
    Bir çift gözden aslan olmaz! Bir çift sözden İslam olmaz. Hani bunun kuyruğu, nerde İslam’ın buyruğu denince benim aslanım bu, benim İslam’ım bu dersin. Amma aslan bu, İslam da  bu dersen şamarı yersin!

   

5 Ocak 2016 Salı

SOSYAL YALNIZLAR

  •       Sosyal ağlar; haber alma ve haber vermede televizyonu ve gazeteyi geride bıraktı.En küçük kıpırtı anında haber sitelerine ve sosyal medyaya düşüyor. Sosyla ağlar bir iletişim aracı haline geldi, günden güne de iletişim üzerindeki etkisini artırmakta. Eş-dost, akraba yakın ve uzak arkadaşlarla bu sosyal ağlar üzerinden en taze ve güncel haberleri anbean takip edip haberdar olabiliyoruz. Birisi evleniyor mu,bebeği mi olmuş,okula mı başlamış,işe mi girmiş hepsini tek tek öğrenebiliyoruz. Amcasını kaybedenden, babasını hastaneye yatırana kadar hepsinden bilgimiz oluyor. Akıllı telefonlar ve cihazlar yordamıyla o anki halimizi ölümsüzleştirip insanların beğeni ve yorumlarına sunabiliyoruz. Ahmetler maaile piknikte mangal keyfinde...Ayşe'ler kafede... Ali'ler grevde...Kazım AVM de geziyor. Necati kızını parka gezmeye götürmüş salıncakta sallıyor...Harun mutlu hissediyor...Emine yorgun...Zehra yalnız hissediyor. Mustafa amca üzgün...Sevincimizi de paylaşıyoruz,üzüntümüzü de...Salih mutsuz hissediyor. Recep filanca yerdeydi onu da biliyoruz. Sosyal ağlara takılmış balıklar gibi kıpır kıpırız...Bir farkla, balık ağdan kurtulmak için çırpınıyor... Biz, burda ben de varım, beni görün, beni duyun diye çırpınıyoruz. Bazen profil resmini değiştiriyoruz,bazen durum güncellemesi yapıyoruz....Beğenileri,yorumları ve sosyal ağdaki etkilerini görüp değişik ,yeni resimler, afilli paylaşımlarla arkadaşların huzuruna çıkmanın yollarını arıyoruz. Görsek tanımayacağımız, tanısak selam verip vermemekte tereddüt edeceğimiz sayısı yüzlerle ifade edilebilecek arkadaşlara ve geniş bir çevreye sahibiz. Can Yücel'i,Özdemir Asaf'ı,Necip Fazıl'ı ve en çok da Mevlana'yı özlü, güzel sözlerini paylaşa paylaşa daha çok bu sosyal ağlar yoluyla tanıdık ve sevdik. Aşkın incelik ve derinliğini, yalnızlığın soğuk ve serinliğini düşünürlerimizin özlü sözlerinde daha bir anlamlı ve içten hissetme fırsatı bulduk. Milli duygularımız paylaşılan ihtişamlı Türk Bayrağı resmiyle can bulup coşkunlaştı. Manevi hislerimiz Kabe resmiyle tavan yaptı, görüp beğenene oraya gitmek nasip olsun duasına nail olma hevesi heyecanımızı kamçıladı! Facebook duvarında ağlaşıyoruz. Bazen mutlu hissediyoruz, bazen yorgun,bazen mutsuz ve en çok da yalnız hissediyoruz. Profil resmimize onca beğeni gelmişken, durum güncellememize onca güzel yorum ve beğeni gelmişken biz yalnız ve mutsuz hissediyoruz. Sosyal ağlarda gülüyoruz,ağlıyoruz,düşünüyoruz ,üzülüyoruz mutlu ve mutsuz oluyoruz. Beni duyun,beni görün beni anlayın,beni anlamaya çalışın,beni anlamlandırın ,beni yorumlayın, bana hak verin beni dinleyin arzularıyla feryat figan haldeyiz. Hepimiz ağlarda sosyaliz ve hepimiz yalnız...Kendi canının derdine düşmüş balıklar gibi kıpır kıpır,telaşlı ve panik halinde...En mutlu da biziz en dertli de... Kendi derdimiz kendimize yetiyor...Mahmut piknikte mangal başı keyfi yapsın Salim , Özdemir Asaf 'ın dizeleriyle hüzünlensin. Kemal de hem onu hem onu beğnip yorumlar döşensin. Sosyal ağlara düşmeyin,arada takılın...Online olmak bir şey ifade etmez arkadaşlarınızla yüzyüze görüşün,çay için ve gerçekten bir şeyleri paylaşın bu çok daha iyi gelecektir.

KÖLELER VE EFENDİLER

Kimileri ölümsüzdür!... Yaratanın mülkünde alabildiğine hür, alabildiğine özgür ve pervasızdır... Kimileri peşincidir...Veresiyeyle, taksitle işi olmaz... Alttan almak, ılımlı olmak olumlu olmak gibi bir tasayı hiç taşımazlar. Sonda söyleyeceklerini başta söylemekten çekinceleri yoktur. Dobradırlar, peşincidirler... Üst perdeden yargılarını nihai kararmış gibi muhatabın yüzüne faş ederler... Kırılan kırılsın, dökülen dökülsün, ne olacaksa varsın olsun derler... Semirmiş egolarına, ölümlülerin şaşkın ve yaralı halleri tanımsız, tarifsiz ve nihayetsiz bir haz bahşeder... Onların mini mini dertleri, minnacık kaygıları ölümsüzlerin müstehzi dudak kıvırıp onları önemsizleştirip hiçlemelerinden başka bir işe yaramaz. Dünya nimetleri varsıllığın hürmetine kendilerine ram olmuştur... Fakirin hallerini anlamsız ve beyhude bulurlar... Kendilerini bilgelik makamında, akl-ı selimin yegane tecelligahı olarak vehmederler... Her bir şeyin açık-gizli bilgisine ve tecrübesine sahip olduklarını düşünürler. Paranın satın alabileceği her şeye zahmetsizce ulaşabilirler. Yazgı onlara onların farkında bile olmadıkları geçici bir ayrıcalık taksim etmiştir... Hisselerine düşenle ahkam kesmeyi hak bilirler. Akıldanedirler, merdanedirler...Gerekli gördüklerini ihya,gereksiz gördüklerini imha ile egolarına sürekli tekrar edebilen bir tatmin yolu bulmuşlardır... Avanesi çoktur ve onlar dahi bende oldukları bu güruhun ölümsüzlüğüne iman etmeye meyyaldirler...Bir küçük övgüye mazhariyet için bin takla aşan şakşakçıları peşlerinde pervanedir...Şişkin ve gemi azıya almış egoları ekonomik ve siyasi kariyerlerinin üzerine yarı tanrı kişiliğini inşa eder... Yüce Yaratıcıdan rol çalmaya başlarlar... Kimisine merhametle ihsan ederken, kimisini de kahr-u perişan ederler...En çok secde edeni, en çok yakaranı ihya eder dünya nimetlerine garkederler... Haddi aşanları da tanrısallıklarının verdiği kudretle cezalandırırlar...Siyaseten bitirirler, ekonomik anlamda çökertirler...Yüceliklerini her daim onlara fısıldayan ve onları her daim tespih eden kullar isterler... Acizlerin, asalakların, yalakaların, dalkavukların ve şahsiyetini yitirmiş aciz kulların tapınma ritüellerinin kıblegahı olmaktan içten içe büyük bir şevk duyarlar... Kullarına Tanrılık etmekten tarifsiz hazlar alırlar... Ve Tanrı kullarını kutsar...En çok gözyaşı döküp merhamet dilenenini yarlığar, lütfuyla bezer...Nefesiyle can verir ve ona dahi bir ölümsüzlük bahşeder... Şirketinin bilmem ne müdürü yapar, partisinin bilmem ne meclisinin bilmem ne başkanlığına getirir... Ve bu ,ölümsüz Tanrının çapına ve kalibresine göre kulun vasıl olacağı ihsanlar da farklılık gösterebilir... Bir vekillik, bir bakanlık bir daire başkanlığı bir yönetim kurulu üyeliği...Ve belki de küçük bir krallık...En nihayet ölümsüzlük iksirinden bahşedilen bir damla ile yarı Tanrılık....


 

3 Ocak 2016 Pazar

BAL SEVDALILARI

  Ata sözlerimiz ve deyimlerimiz dilimizin, söyleyişimizin bir parçasıdır. Gündelik yaşantımızda, sohbetlerimizde anladığımızı ve anlatmak istediklerimizi  en kestirme yoldan özetleyen veciz sözlerdir onlar. Sıkça kullanır ve duyarız. Yaşanmış tecrübelerden süzülüp gelen bilgelik dolu öğütlerdir ifade ettikleri şeyler. Bir çoğunu  özümsemiş, benimsemiş ve sahiplenmişizdir. Doğruluğuna  ve olması gerekeni  tavsiye eder mahiyette olduğuna  kanaat getirmişizdir.
    Atalarımız zaman zaman olması gerekeni  ifade ederken bazen de var olan bir durumu  ifşa ve aşikar etmişlerdir. Darb-ı mesel  haline gelmiş bir takım sözler var ki hal-i pürmelalimizin resmidir adeta.  Binlerce erdemi, insaniyeti, iyi ahlaklı olmayı öğütleyen  söz  arasından toplumumuza  mal ola ola bunlar olmuştur. Ahlaki bulmasak da, etik görmesek de var olan bu hali kabullenmişiz, içselleştirmişiz. İşte  ‘Bal tutan,parmağını yalar.’ bu  deyişlerimizden bir tanesi.
    Bal tutan, parmağını yalar. Bir işin başındaki kişi o işin nimetlerinden bir şekilde istifade eder demektir. Bal tuttun dolayısıyle  parmağına bulaştı eee  yalamayacak mısın? Toplumca kabullendik, kanıksadık, sahiplendik. Birisi bir hizmette yer almışsa onun, mevcut imkanları kendisi  ve çevresi yararına kullanmasından daha doğal bir şey olmayacağını… Ve bir meşhur atasözümüzle de tescilledik ,masumiyet karinesine onayı verdik,  kabullenip bağrımıza bastık. O dahi bizim evladımızdır. O dahi hor hakir görülmemelidir. Çirkin de olsa, kötü de gözükse bizimdir ve bizim kalacaktır. Bal tutan parmağını yalayacak…tutamayan avucunu… Filanca kişi filanca mevkide vazife almış amcasının oğlunu işe koymuş.  Gerekli  levazımatı  yeğeninin dükkanından tedarik ettiriyormuş. Bundan daha doğal ne var? Şu ihaleyi şunun hısımı almış…Tabi ki o alacak. O, balı tutanın hısımı sıradan halk taifesinden biri değil ki… Devran değişir…Keser döner sap döner…O mübarek ,o kutsal balı tutma nöbetleri zaman zaman el değiştirir velakin balı tutanın parmağını yalaması olgusu asla değişmez.
    Balı tutamayanımız balı sevmediğini ifade eder. Sevenimiz ,şekerinden şikayetle uzak durmak zorunda olduğunu beyan eder. Kimimiz balı tutanı ahlaksızlıkla itham eder. Çok azımız istisna bala sevda vardır hepimizde… Hiç değilse bal tutanın ahbaplığı, yarenliğidir arzumuz. Biz buyuz. Fırsat bulabilenler ve fırsat bulamayanlar ülkesi… Hepimizde bal tutma hevesi, hepimizde parmağını yalama arzusu ve iştiyakı…Bir de kınarız hali hazırdaki bal nöbetçilerini… En kurdumuz kuzuya sultan olur en kuzumuz  kurt  olma  sevdasındadır.
   Tüyü bitmemiş yetim hakkı kararmış vicdanlarımızın üzerine renk olsun diye çaldığımız boyadan ibaret  bir söylem sadece. Bal sevdalılarıyız biz… Bala aşık, baldan tatlı hevesler  var kursaklarımızda. Yeter ki fırsat geçsin elimize… Parmağını yalamak şöyle dursun kovanı  talan ederiz  alimallah. Ahlakmış, erdemmiş, hakmış, hukukmuş…  dem bu demdir , o vakit bu vakittir. Fırsat ganimettir ganimet haktır deriz yer de yeriz.  Dürüstlük ve erdem tüccarlarıyız biz…alırız satarız…Atarız tutarız…Mizacımız bu, huyumuz bu. Altta kalanın canı çıksın. Gemisini kurtaran kaptanı elin kayığının batması hiç enterese etmez. Fırsatçılar diyarı…Fırsat bulabilenler ve fırsat kollayanlar ülkesi.
   Ömer gibi adil idareciler umarız. Öyle adil olsun ki şeriatın kestiği parmak acımasın…Ama o şeriat de  hiçbir şartta benim parmağımı kesmesin…Çünkü bana lazım, onunla bal tutacağım ve balın tadına onunla varacağım. Herkese adalet olsun ama bana torpilli, kaymaklı tarafından olsun… Herkes tatlı yesin, tatlı konuşsun ama en şerbetli kısmı benim hisseme düşsün. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarsın, o yılan herkesi soksun, bana dokunmasın. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.

   İla nihaye…Bal tutan parmağını yalamasın. Hijyenden, sağlıktan , sıhhatten bahsediyoruz her daim.  El değmeden servis  edilsin hizmetler. Sadece hukukçularımız değil her bir memurumuz hakkı, adaleti ve liyakati gözetsin. Erdemli davranış budur. Kimse hak etmediği bir vazifede yer almasın. Araya adam sokmaya  çalışan boşuna ahkam kesmesin. Torpil arayan torpil bulmuş olana kızmasın. Yanlış olan herkes için yanlıştır. Evin hanımı kırarsa kaza, hizmetçisi kırarsa ceza olmasın. Kazaysa o da kaza öteki de kaza olsun. Benim adamım, senin adamın olmasın, sadece adam olsun, adam gibi olsun. Fert fert  ahlaklı, erdemli  bireyler olmadığımız sürece toplumsal huzuru ve barışı asla bulamayacağız. Bal tutan parmağını yalamaya tutamayanlar da yalanmaya devam edecek.

ŞAHMERAN

  Otobüs duraklarında, elektrik direklerinde sıkça rastladığım bir ilan enflasyonundan bahsetmek istiyorum. ‘Nakite mi sıkıştınız? Bankalar sizi mimledi mi? İkinci,üçüncü ,beşinci krediye mi ihtiyaç duyuyorsunuz?...Emekliye, memura ev hanımına, işsize her kim olursa olsun ayrımcılık yapmadan herkese kredi çıkarılır,bir günde sonuçlandırılır… ‘
       ‘ Kredi alamıyor musunuz? Başınız dara mı düştü? Bankaların kara listesinde misiniz? Bize ulaşın,bizi arayın anında çözelim,aynı gün  parayı cebinizde bilin…Kredi de çözüm ortağınız biziz. Biz kimseyi mimlemeyiz. Bu ve buna benzer sloganlarla tanıtım ve reklam yapıyorlar. Başı sıkışmışa, dara düşene ,naçar kalana merhem oluyor,  sıkıntılarını def edip onları huzura kavuşturuyorlar!  Kaç paraya muhtaçsın  beş bin diyelim o parayı bankanın senin  hizmetine vermesine aracılık ediyorlar…Hayırlı bir işe vesile oluyorlar…Sen oh şükür sıkıntım hafifleyecek,rahat bir nefes alacağım diye mutlu oluyorsun…Ve gönlünden kopa kopa sana yardımcı olan bu kardeşlerin payı olan meblağı bir zahmet  bayılıyorsun en az  beş  yüz tl.  Ölümü görüp  sıtmaya razı olan sendin ve o meblağı seve seve veriyorsun. Kredi miktarı büyüdükçe aracı ağabeylerin payı da büyüyor…Elli bin tl lik bir kredi kullanımının aracılık tutarı 3000-5000 tl ye kadar çıkabiliyor. Bu kardeşler senin  içine düştüğün krizi kendileri için fırsata dönüştürüyorlar. Tek kuruş yatırım yapmadan,beş kuruşluk riske girmeden…Ve devlet kasasına bir damla vergi akışı sağlamadan kendilerine bir saadet inşa ediyorlar. Maliyemiz çalışanlarından durakta otobüs bekleyen bir memur var mıdır? Bankacılık sektöründe istihdam olunan bir yetkili yahut yetkisiz çalışan var mıdır  kazaen bu ilanlardan birinin yapışılı olduğu direğe çarpıp ta o ilanı fark eden? Usulsüz  kredi vermek suçtur. Usulsüz krediye aracılık etmek suçtur…Bu aracılıktan rant sağlamak adi tefeciliktir ve tefecilik de suçtur. Cezası altı aydan iki yıla kadar  hapis cezasıdır. Bir gün haberlerde bu tarz bir aracılık işiyle uğraşanın adliye koridorlarında arzı endam etmesinin bekleyicisiyim. Denize düşenin sarıldığı yılan olmaya can atan bu kadar fırsatçı olabileceğini doğrusu bilmezdim. Bu yılanın başını ezecek devlet eline cidden ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
       Denize düşen yılana sarılır…Demek etrafta insanı kurtaracak insan kalmamıştır…Ya da denize düşen bir insana sarılmayı yılana sarılmaktan daha tehlikeli görmektedir. Çeşitlemeyi artırabiliriz. Yılanı toplum olarak yücelttik…Besledik ve büyüttük…Düştüğümüzde sarılabilecek zehirli de olsa varımız yoğumuz bir yılanımız var ve biz hep ona sarıldık. Kimse kimseden borç isteyemez oldu…Bin liraya mı ihtiyacın var? Ahmet’e, Mehmet’e  mihnet etme git bankadan iste. Seni ısırsa da canını yaksa da gün olup devran dönse bile başına kakmaz. Kardeş kardeşe borç alıp vermez oldu…Modern tefeci bankalar Şahmeran’a döndü. Geeel krediye gel, sudan ucuz almasan da bakmadan geçmeee! Hatır gönül kalmadı. Sonra da düşenin dostu olmaz…Denize düşen yılana sarılır… Borç isteme benden buz gibi soğurum senden…Git yılana sarıl…Yılan dururken neden benden istersin,hangi çağdayız arkadaşım? Yılanı yücelttik, yılanı kutsadık…Ve adet oldu ısırılıp ısırılıp yılana sarılmalarımız….ve galiba bağışıklık kazandık onun zerkettiği katmerli faiz zehrine…Faiz batağında boğulan zincirsiz kölelerden mürekkep bir topluma dönüştük…Kendimizin olmayan arabalarda yollara revan olduk…sahip olmadığımız meskenleri mülk edindik… Gergin,stresli, dalgın ve asosyal bireylere dönüştük. Caka satmak namına Şahmeranı  kanımızla,emeğimiz ve helal kazancımızla besledik te besledik.
     


BİR GARİP ADALET

       İmam efendi hutbeyi Kur’an’dan  bir ayeti ve anlamını okuyarak bitirir. Ayetin mealinde der ki:’ Hiç şüphesiz  ki Allah size adaletli olmayı,yakın akrabaya yardım etmeyi  emreder. Hayasızlığı,fenalığı ve haddi aşmayı yasaklar….’
       Cuma namazı müdavimleri bu ayeti ve anlamını neredeyse ezberlemişlerdir. Buna rağmen İmam Efendi her Cuma  aynı  ayeti tekrarla hutbesini sonlandırır.  Şüphesiz ki  Allah adaleti…. Ve sonunda:’ O, size düşünüp,tutasınız diye öğüt verir.’  Adalet; haklıyı haksızdan ayırma, haklıya hakkını verme ve haksızın da hakkından gelme olarak düşünülebilir. Sosyal ve çok geniş içerikli bir kavramdır adalet. Adalet karşısında boynumuz kıldan ince denmiştir. Şeraitin (adalet) kestiği parmak acımaz denmiştir.
       Toplumun tabanında örselenmiş,yıpranmış, iş yapamaz haldeki adalet olgusunun tepe noktada işlevsellik  bulacağını düşünmek yanılgıdan öte bir şey değildir. Güçlü olanın haklı olana galebe ettiği sosyal düzende tepede de işler aynı şekilde yürüyecektir. Filanca yakinimdir ilgileniniz…Araya adam koymak bize has bir şey zannımca. Hallolmayacak işlerin araya giren hatırlılarca suhulet içerisinde çözüme kavuşması olağan işlerdendir. Ağzıyla kuş tutanın aşamayacağı engelleri bir ahbabın selamıyla aşabiliyorsak yahut bir başkası aşıyor da biz takılıp kalıyorsak, balık baştan kokmuştur. Filancanın torpili falancanın torpiline ağır basıyorsa…Liyakat değil de ahbabiyet birilerini belli mevkilere tayin ettiriyorsa tuz da kokmuş demektir.
       En basit işlerimiz için bir tanıdığa ihtiyaç duyuyorsak,adamın olmadı mı bu iş yatar diye inanmaya başlamışsak…En tepedeki adalet mekanizmasının çarklarının cidden adaleti tesis etmiş olabileceğine nasıl itimat edeceğiz? Adaleti olmayan sosyal yapının tepesinde adaletin tecelli ediyor olması adalete muhalif bir tecelli ediş olmaz mı?
       Gayri safi milli gelir kişi başı onbeşbin dolara çıkmış!...Filanca holdinglerin,falanca bankaların ettiği karların hayali ortakçısı, reelde ise yaban ötesi yabancısı olmak adalet midir?... Devletin A kurumunda aynı vazife ile vazifelendirilmiş memura üç kuruş, B kurumunda aynı statüdeki memura beş kuruş vermek adalet midir? Kamuda çalışan bir emekçi on kuruş alırken, yine kamuda çalışan ama taşeron farkı ile istihdam edilen emekçinin iki kuruş alıyor olması adalet midir? Taşeronun, emekçinin sırtından saltanata nispet eder bir hayat devşiriyor olması hak mıdır? Hak değilse de hakikat değil midir?
      Şüphesiz Allah adaletli olmayı emreder! İşittik ,duyduk,inandık. Cumayı da kıldık Allah kabul etsin…Camide olan camide kalır. Dini dünya işine karıştırmamak lazım. Realite budur. Çalışanın ekmeğinden ne kadar kısarsan senin karnın o kadar çok doyar.  Adamını bulmuşsan işini yürütürsün…Din ayrı dünya ayrı….Kurtlar sofrasından ekmek kapabilmenin kuralı düşene acımayacaksın…Düşersen acımazlar,seni bile yerler. Beş liralık işi üç liraya yaptırabiliyorsan akıllı sensin,şah sensin, padişah da sensin.
    Torpille minberi işgal eden imam- hatiplerin var olduğu, hem hafız, hem imam hatip lisesi mezunu olup benzinlikte pompacı olarak çalışanın bulunduğu...Güzel ülkenin güzel insanlarına selam olsun!




EKMEK PARASI

  Sevmediğimiz işi yapıyor,yapmadığımız işi seviyoruz. Katlandığımız zorlukların,aldığımız sorumlulukların severek ya da sevmeyerek harcadığımız mesainin tek gerekçesi var:’ekmek parası…’
       İşinde gücünde,ekmeğinin peşinde insanlarız. Fazlasını isteriz her daim lakin dilimizde yerleşmiş bir söylemdir; fazlasında gözüm yok ele güne muhtaç olmayayım yeter! Hayat kavgası verir, ekmek parası kazanırız. Ekmek aslanın ağzındadır ve ekmeği onun ağzından kapıp karnını doyurma mücadelesidir çırpınıp durduğumuz…
   Asgari ücretli de ekmek parası için çalışır,mağazalar zinciri sahibi de,fabrikatör de… Tefeci de ekmeğinin peşine düşmüştür,hırsız da… Kapkaççı karnını doyurmak için kapıp kaçar…Dilenci  ‘Allah rızası için bir ekmek parası’ der dilenir. Otopark mafyası,şehir eşkiyası,kumarhanecisi, bürokratı,aristokratı,demokratı,sosyalisti,liberali,muhafazakarı,laiki hepsi ekmeğinin kavgasındadır. Ekmek dindar için kutsal olduğu kadar kindar için de kutsaldır…Yere atılmaz,üzerine basılmaz. Düştü mü öpüp başa konduktan sonra ayak altı olmayan bir yere kaldırılır…Ulaşılması en zor metadır ekmek. Evlenmek isteyen gence hele bir ekmeğini eline al denir bilgece…Eli ekmek tutsun bir denir.  Ekmeğini taştan çıkarır denir civanmert, yiğit genç için…
    Ekmek parası için dükkan açılır…Meslek sahibi olunur. Yıllar boyu süren okuma macerasına atılınır…Kariyer sahibi olma arzusunun temelinde ekmek kavgası vardır. Değişik kurslar,sertifikalar hepsi ekmeği sağlama alma gayretlerinin ortaya çıkardığı sonuçlardır. Ekmeği şuradan ıskalarsam buradan kapabilirim ihtimaline bina edilen a,b.c planlarıdır kendini geliştirmeye yönelik çabalar…
    Emekçi emeğini ekmek karşılığı satar…Sermaye sahibi emeği ,vereceği ekmek karşılığında satın alır. Dershane dershane koşturan evlatlar sabırla,özveriyle kolay ekmek için bu zorluklara direnir her türlü fedakarlık ve azmi gösterirler. Fabrikatör yüzlerce insana ekmek verir karnını doyurur…Emekçi bir ekmek kazanır, sermaye her emekçiden bir ekmek kazanır…Tavuk bir avuç yeme talim eder. Her gün bir yumurtayı yemi verenin hizmetine acı çekse de sunar…Tavuk yumurtladığı sürece çiftlik sahibi onu kesime yollamaz. Yumurtlamayan tavuğu kimse beslemez. Besliyorsa eti için besler. Bir koyup üç almaktır sermaye sahibinin hesabı…Bir koyup üç alamıyorsa üç alıp bir vererek temin eder bunu. Yüz kişiyle yapılabilecek işi elli kişiye yüklemek gibi… Mevcut nüfus çokluğunu ve işsizliğin kol gezişini siper edip emeği yarı fiyatına kapatmak gibi. Ve her halükarda bir koyup üç kazanmanın yollarını açar. Bin beş yüz liralık bir emeği dokuz yüz  liraya kapatır…On kişinin işini beş kişinin sırtına vurur…Beş kişi ekmek parası der…iş der aş der göğüs gerer…Ve ekmeğinin peşindeki koca göbekli de o beş kişiden çarptığı ekmeklerle ekmeğine ekmek katar tepeleme yığar ekmeğini.
      Ve der ki ‘ben fabrikamda şu kadar insana ekmek veriyorum’ İlk krizde tavuğun yemini keser…olmadı kesimhaneye yollar,tavuğu boğazlar. Ben emekçinin emeğinden para kazanıyorum,onların sayesinde ben de ekmek yiyorum demez. Bir avuç yeme talim etmeye gönüllü binlerce tavuk varken verdiğim yeme şükretmemek ne büyük hadsizlik diye de küstahça cümlelerden sakınmaz hiç.

      Sermayenin yeşili,kırmızısı yok…Emeğin siyahı, beyazı yok…Tavuk bir avuç yem yiyecek her gün bir yumurta verecek…Yumurtlama sürecine bakmaz sermaye. Yenen yemi ve elde edilen yumurtayı görür.Tavuğun çektiği ızdırabı umursamaz bile…Ve tavuk aşinadır alışmıştır bu duruma. Verdiği yem için çiftlik sahibine şükran duyar.Bilmez ki yumurta yoksa yem de yok…Bilmez ki yumurtlamazsa yemin kesildiği yetmez kendisi de kesilir

2 Ocak 2016 Cumartesi

TAŞINIYORUZ

      Son saatler… Taşınıyoruz…  2015  yılından 2016 yılına... Ailece, mahallece, milletçe taşınıyoruz. Artık 2015 yılı içinde barınma olanağımız yok. İstemli yahut istemsiz olarak mecburi bir taşınma durumu bu.
     Kimisi dünden hazır pılısını, pırtısını toplamış düşmüş yola… Kimisinde de bir uyuşukluk, bir rehavet kılı kıpırdamıyor,  kapı önüne konulmayı bekliyor.
   2015 pek havadar değildi. Basıktı, şiddetli yağmurlarda çatısı akıyordu. Sert  rüzgarlarda camlar uğulduyor, toz duman içeriye doluyordu. Şehrin çok ortasındaydı , sükunet bulabilecek bir ferahlığı yoktu.  Salonu dar, odaları tıkış tıkıştı.  Tek balkonu vardı ve manzarası hep bir herc-ü mercten ibaretti… Dağı görmüyordu, denize de oldukça uzaktı. Şehrin gürültüsü, egzoz dumanı insanı boğuyordu. Bin bir hevesle, yüzlerce iyi dilekle taşınmıştık buraya da. İlkin manzarası, konumu, çarşıya yakın oluşu ve hepsinden önemlisi yeni bir yıl oluşu bizi cezbetmişti. Balkonundan baktığımızda renkli hülyaların gerçekleştiğini görmeyi ummuştuk. Yazın serin, kışın sıcak olur diye vehmetmiştik. Şimdi süre doldu,  taşınıyoruz yeni bir yıla yeni umutlarla… Bizi nelerin beklediğinden habersiz heyecanla taşınıp yerleşmeyi bekliyoruz.
    Eskileri kıyıp atamayanlarımızın göçü bir hayli kalabalık… İşe yarar-yaramaz ne bulduysa sırtlanmış yeni yıla taşımanın gayretinde. Kırgınlıklar, kızgınlıklar, kederler, acı hatıralar, mutsuz  günler… Başarısızlıklarını, hayal kırıklıklarını, öfkesini, stresini ve mutsuzluğa dair nesi var nesi yok yüklenip yeni yıla taşımanın derdinde.
      Hiçbir zaman tamir edilmeyecek olan kırık bir sandalye, hiçbir zaman yüzü değiştirilmeyecek olan eski, yayları fırlamış bir kanepe… Durmuş devasa bir çalar saat, kırık bir boy aynası, Edison döneminden kalma bir bilgisayar… Yüzlerce bozuk cd plak… Kapağı hiç açılıp okunmamış bir yığın ansiklopedi… Kalayı iyice silinmiş bakır kazanlar, kaplar kacaklar… İlmikleri lime lime olmuş baba yadigarı eski bir kilim, kapakları laçkalaşmış, menteşeleri kırık bir gardrop… Kıyılıp ta atılamayan çuval dolusu eski püskü giyecekler…  Bunca eskinin yanında bir o kadar da yeni şeyler var yeni yıla taşınmak istenen… Yeni umutlar, olumlu düşünceler… Huzur, başarı, bolluk ve bereket… Sevgi, barış, özgürlük ve kendini daha anlamlı hissedebilme çabası… Yeni heyecanlar, yeni hayaller ve yepyeni bir özgüven hissi.
     Taşınıyoruz... Meçhul bir yere… Eskilerimizle ve yeni  zannettiklerimizle… Ferah bir yıl mıdır? Bunca eskiyi ve bunca yeniyi alabilecek genişlikte midir bilmiyoruz… Ne kadar ferah ve geniş olursa olsun bizi mutsuz eden şeyleri oraya taşımamızı kaldırabilecek genişlikte olmayacaktır. Atılması  icap edenleri biriktirdikçe yaşam alanlarımızı daraltmaktan ve ruhlarımızı boğuntuya uğratmaktan kurtulamayacağız.
     Eski kanepe yine başköşede yer alacaksa er geç,  pırtlayan yaylardan birinin azizliğine uğrarsın.  Sen uğramazsan evladın o da uğramazsa bir ayağı çukurdaki atan uğrar. Kırık boy aynasının nasıl bir hatırası var ki atamıyorsun… Ya o kocaman hayvan ölüsü ağırlığındaki tüplü televizyona ne demeli hem çalışmıyor, çalışsa bile yeni televizyon dururken onu izlemeyeceğini bal gibi biliyorsun… At çöpe ver hurdaya… Hamala da yazık sana da…
     Yeni yıl yeni umut… Yeni yıl eski sen… Yeni yıl ve eskiyen sen… Kokmaya yüz tutan ne varsa atman gerek. Kırık dökük eşyaları onarmayacaksan çöpe at ve kullanma artık. Giyeceklerini, yiyeceklerini yenile. Modası geçmiş kıyafetlerine, sana dar gelenine de bol gelenine de elveda de!
     Yeni yıl yalnızca yeni bir zamandır sana bir şeyler getirmez… Taşındığın yeni bir ev gibi düşün… Pırıl pırıl, tertemiz ve havadar bir ev… Onu bir yuvaya da çevirebilirsin bir kafese de… Burayı nasıl dizayn edip  döşemek istersin?  365 gün genişliğinde bir ev ve içinde sen gelip yerleşinceye kadar hiçbir eşya, iyi ya da kötü olan hiçbir şey yok. Tamamen boş… Taşınan sensin ve taşındığın şeyin sana bir şeyler getirmesini beklemen beyhude. Sen bir şeyler koyacaksın, sen dekore edeceksin. Zevk senin, tasarruf senin… İster kıyıp atamadıklarınla yeni yılı da bunaltıcı, havasız, sıkıcı bir hale sokarsın ister işine yaramayan, sana ızdırap veren, hoş hatıraları olmayan, seni kasvete sevk eden hiçbir şeyi bu yeni yıla sokmazsın.  Az, ama kullanışlı şeyleri tercih edersin… Sinerjini, enerjini tetikleyen şeyleri taşırsın buraya… Ve yeni yıla yeni şeylerle başlarsın…
    Haydi taşınıyoruz… Dileyen dilediği eşyasını yanına almakta özgürdür… Yeni yıl oldukça ferah ve konforlu… 365 gün boyunca yeteri kadar her şeyden bol bol var… Sevinç, başarı, huzur ve sükunet… Keder, hezimet, hayal kırıklığı ve boğuculuk… Hepsi açık büfe dileyen tabağına dilediğini, dilediği kadar alabilir. Kimsenin perhizine müdahale edilmeyecek…

    Yeni yıla hoş geldiniz! Nasıl bulmak isterseniz o şekilde düzenleyebilirsiniz. Buraya taşıdıklarınız ve yeni aldıklarınızla yaşayacaksınız. Güle güle kullanın!

PARA İNSANI DEĞİŞTİRMEZ!

                    PARA İNSANI DEĞİŞTİRMEZ!
       Üç şey insanı değiştirir derler: Para, makam ve kadın. Para insanı değiştirir denir. Adamın iyisi varlıkta, kadının iyisi darlıkta belli olur şeklinde de bir deyiş vardır.
      Para insanı değiştirmez, onda var olan potansiyeli açığa çıkarır sadece.  Özde olan istidat paranın sunduğu olanaklardan istifade ile kendini gerçekleştirme fırsatını yakalar.
      Bir nohut tanesi kuru bir ortamda, oda sıcaklığında,  yıllarca kendisini nohut tanesi olarak muhafaza edebilir. Diyebilir misin bu nohut tanesi çok asil bir nohut tanesidir, hiç değişmiyor, hiç bozulmuyor, çürümüyor, kokmuyor, böceklenmiyor… Diyebilirsin tabii ki kuru ortamı ve oda sıcaklığını koruyabildiğin sürece…
      Üç şey nohut tanesini değiştirir: su, toprak ve sıcak… Asil ve efendi nohut tanesi nemli toprakla buluştuğunda değişim ve dönüşüm başlar. İlkin sertliğini yitirir, yumuşar ve özden gelen baskıyla kabuğunu yırtar. Çanakları ayrılır ve naif bir filiz aradan toprağı aşma çabasına girerken kıl gibi ince köklerde toprağa tutunup onun derinine uzanmak ister. Nohudun özünde var olan budur ve mevcut şartların onun kendisini ifadesine imkan tanıdığı zamanı hemen değerlendirmek ve özünü, istidadını açığa çıkarmak ister. O, toprağa kök salmak ister, filizlenip yeşermek ister yeter ki ona imkan tanıyın.
      Kuru nohut tanesi, su ve toprakla değişim gösterip şeklen ve ruhen farklı bir kimliğe büründüğü gibi,  ateşle girdiği yakınlık neticesinde şeklen değişmez ama ruhen tamamen farklı bir kıvam alır. Nohut ateşte pişer leblebi olur, tencerede kaynar leziz bir yemek olur. Özünde olanı dışa vurur. Nohut değişti diyebilir misin şimdi?
      Yiyeceklerin efendisi olan et buzlukta saklanır. Aylarca takır takır buz halde kokmadan, bozulmadan tüketilmeyi bekler. Et pişirmek isteyen hanım kişi onu buzluktan çıkarır ve saatlerce o buzun çözülmesini bekler. Buzu çözülen et dilimlenip doğranabilecek hale gelir. Güzel bir et yemeği için hazırdır, nefis kokular yaymak için ateşle buluşmayı bekler. Buzu çözülen et sınırlı bir süre bozulmadan, kokmadan kalabilir. Birkaç gün açıkta bırakılsa tiksindirici kokular yaymaya başlar. Özünde var olan şey  girdiği etkileşimlerle açığa çıkar ve sen diyebilir misin et pistir ve iğrenç kokan bir şeydir?  Tazeyken ve pişerken yaydığı enfes kokuları ve piştikten sonra damağında bıraktığı eşsiz lezzeti inkar edebilir misin?
      Para insanı değiştirmez!  Ona istidadını ifade edebilecek imkanlar sağlar. Özündekini açığa çıkarır. Para ahlaklı bir insanı ahlaksız yapmaz. Ahlaksızlığa giden yolların ışığı kırmızıyken,  parayla tüm ışıklar yeşil yanar. (ki özünde olan o kırmızı ışığı da ihlal edip geçer zaten) Parayı buldu değişti, zenginledi kimseyi tanımaz oldu denir kimileri için. Hayır değişmedi. Özünde var olanı para faktörü ortaya çıkardı yalnızca. Bahsi olan kişiler aslında paradan önce de aynı mizaçtaydılar fakat parasızlık imkansızlık demek olduğundan kendilerini gerçekleştirebilme fırsatından yoksundular.
     Nice insanlar bilirim ben dişiyle tırnağıyla bir yerlere gelmiş olan. Nice insanlar bilirim özünü korumasını bilmiş, tevazuu, samimiyeti ve içenliğini yitmemiş. Yoklukta pişip varlıkta buğu buğu iyilik, vefa ve sadakat kokuları yayan nice insanlar… Hala gözlerinde aynı ilgi, aynı sevgi dolu bakışlar taşıyan nice insanlar bilirim. Ne kazandıkları para ne malik oldukları makam insaniyetlerinden, ahlaklarından zerre miktar bir şey koparamamıştır.
     Meyveye duran ağaçlar gibi tevazu ile eğilen, şefkatle gölge veren, paranın ve makamın şımartmadığı özü sağlam sözü, sağlam insanlar vardır. Para ve mevki onlara asaletlerini ve merhamet dolu yüreklerini sunmak için bir fırsat olmuştur. Hepsine selam olsun!


TALİH KUŞU

  Diyanet açık ve net olarak fetvasını vermiş. Milli Piyango almak kumardır ve kumar da dinen haramdır. Haram ;  Allah’ın yapılmasını kesin ve net bir biçimde yasakladığı şeylerin tümüdür. Diyanet sayısal loto, şans topu, iddia, at yarışı bahisleri tarzındaki şeylerin hepsinin kumar hükmünde olduğunu ve dinen haram sınıfına girdiğini beyan etmiştir.
     Diyanet’ de bizim Milli Piyango’da bizim. Büyük ikramiye tutarı açıklandıktan bu yana talih kuşunun kakasından medet uman milyonlar renkli hülyalara daldılar. 31 Aralık  saat 00:00’ da büyük çekiliş tvlerden canlı olarak gerçekleşecek. Şeffaf küre hafiften başlayan dönüşünü hızlandıracak, üzerinde  numaraların yazıldığı renkli topların nevri dönecek. Dönüş, son hızını bulduğunda topların üzerindeki rakamlar bile gözükmez olacak. Elinde bilet ekran başına çivilenmiş binlerce insan heyecanla bu baş döndürücü hareketin son bulmasını, sersemlemiş topların birbir  şeffaf küreden sıyrılıp çıkışını, talihli birer topa, şanslı birer sayıya dönüşmesini bekleyecek. Kalpler güm güm atarken, heyecan zirve yapacak... Hatta kimi dini bütün, kalbi iman dolu müminler Allah’a yakaracak…Allah’ım ne olur bu defa, Allah’ım lütfen bu sefer piyango bana vursun…Talih kuşu şu benim kel, garip çıplak başıma konsun!.. Ey her şeyi yoktan var edip hayat veren, ey kudreti yeri göğü kuşatan Yüce Yaratan… Halim sana malum… Bilirsin ki benim şu acı dolu yüreğim senin Lütfunla sükun bulur…Sen cömertsin ulu Tanrım!... Yere ,göğe sözün geçerken şu şeffaf kürede şuursuzca fır fır dönen, üzerinde kaderimin rakamlarını  taşıyan , portakaldan bile küçük toplara mı  geçmeyecek? Tanrım, Allah’ını seversen bir kerecik, sadece bu defalık feleğin çarkını benden yana çevir noooluuuur!
     Kamera kayıtta, spiker soruyor büyük ikramiye size çıksa ne yaparsınız? Vatandaş: ‘oğlumu evlendiririm, karımı boşarım, beş tane Suriyeli yetimi evlat edinirim. Dört tane danayı kurban eder etini fukaraya dağıtırım. Bir çıksın neler neler yaparım. Bir iş kurarım, yüz kişiye iş veririm, ekmek veririm, aş veririm hatta bayanların benden alamadığı elektriği bile paramla alırım ve beleşten veririm. Sokak hayvanları için barınak yaptırırım, camide mevlit okuttururum. Ballı Baba türbesinde 33 tane mum yakarım 54 çaput bağlarım. Mahalle camisine klima taktırırım, kahvehanemizin okey takımlarını en gıcırlarıyla değiştiririm. Mekke’den on damacana zemzem getirtir sokağın başında kendi ellerimle dağıtırım. Cuma çıkışı cami avlusunda  çiğ köfte dürüm ikram ederim. Öyle de hayır severim öyle de bonkörüm. Hatta dilencilerimiz için de bir projem var ama şimdi reklam olur, onu söylemeyeceğim.
     Yüzde doksan dokuzunu İslam dinine mensup insanların oluşturduğu bir toplumuz. Umutlar piyango, hayaller talih kuşu. Yarına dair umudumuz kalmamış, dünümüz uçup gitmiş, bu günümüz elden çıkmak üzere elde bakiyemiz bir ömr-ü heder… Güvendiğimiz dağlara kar yağmış, talih gülmemiş, felek hep kahpe çıkmış. Dünya kötülerin dünyası olmuş. Ekmeği aslan kapmış, eti it, otu at yemiş. Her yanı yalan dünya, varı yoğu talan dünya… Yaratan yaratmış sonra yer yüzüne atmış… Gün yüzü görmemiş, gözünün yaşı dinmemiş… On kişiden dokuzu hep kısa çöpü çekmiş. Kandillerdeki yakarışlardan,  daha içteni yılbaşı gecesine, piyango çekilişine denk gelmiş… Tanrı uludur, ona sığınan kuludur. Velev ki bir bilete piyango çıkması dahil  ondan niyaz olunur, cömertliği ve merhameti umulur. Yaratan yarattığını bilmez mi, onun pamuk kalbindeki ışığı görmez mi?...
       Allah’tan para iste, iş iste, eş iste , aş iste. Bolluk iste, folluk iste, yola çıkarken yolluk iste. Ama iste…İlla iste, muhakkak iste, katiyen iste, ısrarla iste, hep iste. Allah’tan sağlık, devletten aylık iste. Devlet aylığını, Allah sağlığını verir. Devlet vergisini ister, Allah kulluğunu… Sen ikisinden de kaçıp kurtulmak istersin.  Zaman zaman çıkan aflardan fayda sağlayıp vergiden yırtarsın. Kadir gecesinde de bire bin kampanyasıyla  kulluktan ve günahlardan yırtarsın. Ah bir de şu korkular olmasa… Her an ölebilirim, her an işsiz kalabilirim, birileri ayağımı kaydırabilir. Bir iftiraya uğrayabilirim. Yana yatabilirim, çamura batabilirim. Şansım yaver gitmezse, kaş yapayım derken göz çıkarırsam.
     Korkular... Kendini mısır tanesi zanneden deliye taş çıkartacak korkular… Yanlış zamanda, yanlış yerde olmanın verdiği endişeler. Doğru zamanda yanlış yerde bulunmanın verdiği acılar. Gideceği yönün tersi istikametteki metroya binmiş olmanın verdiği faydasız pişmanlıklar. Hepsi sende cem olmuş yüzde doksan dokuzun içindeki bir insan. Doğru durak, doğru istikamet ve doğru taşıtta  bulunman gerekiyor. Ankara’da deniz yok, sen vapur bekliyorsun! Şehrin göbeğinde katır sırtında otopark arıyorsun. Bir bak yaptıklarının abesliğine… Cürmün küçük , cürmün pek çok.
    Ölüm peşinde, insanlar peşinde, kabuslar peşinde. Sevenin çok, kuyunu kazanın da çok. Yüzüne gülen çok, arkandan söylenen daha çok. Çeken var, çekemeyen var. Biri bizi gözetliyor, biri seni gözetliyor. An be an gözaltındasın. Yarından emin değilsin, bu gün için şüphedesin. Ya yarın olmazsa… Gün neyi getirir, neleri götürür. Bu halde nasıl yaşanır. Sebeplere sımsıkı sarılmak, olması gereken temel doğru.  Önlemini al. Sebeplerin kölesi olma, önlemine de tapınma. Hepsi, işin formalitesi. Yaratan her bir şeyi ince bir hesapla yaratıp var etti. Senin ve benim aklımın hayalimin asla ulaşamayacağı çok ince bir hesapla ve hikmetle…
      İnna lillahi ve inna ileyhi raciun… Şüphesiz Allah’tan geldik ve şüphesiz ona döneceğiz. Unutsak, anmasak ve hatırlamasak da, bu olanı ve olacağı değiştirmez. Endişelerin pençesinde can çekişmektense O’na iltica edip sığınmak en güzelidir. Mevlana’nın  ‘Allah'a sığınmaktan daha iyi bir kale yoktur; o kaleyi kendine yurt edin.’ Dediği gibi.
      Güvenmek için güvenilir olmak elzemdir. Hem yasak olan bir işi yapıp hem de onun neticesini yasağı koyandan dilemek hırsızlığa girdiği bağın bekçisinden yardım istemek gibidir. Piyango  bileti alıp, talih kuşu için Allah’tan yardım dilemek abesliğin dambaşında saksağan vur beline kazmayı halidir. Perhizde olan lahana turşusu yemez. Lahana turşusu yiyenin perhizi yoktur.
      Mülteci pazarlık etmez. Çadır olmaz villa isterim, prefabrik olmaz, katta daire isterim demez. İltica ettiği ülke nasıl uygun görürse ona tabi olur. Mülk Allah’ındır. Dilediğince tasarruf eder. Diler saraylarda yaşatır, diler köhne bir kulübede… Sana düşen rıza göstermek. Talih onun talihi, kuş onun kuşu… Diler talihi güldürür, diler kuşu tepende uçurur. Sen talihe de kuşa da rağbet etme. Sebeplerin sebebini bil yeter. Gel! Ne olursan ol yine gel! Ama gel. Burası umutsuzluk kapısı değil. Burası eman kapısı… O’na güven O’na dayan… Perdenin ardındakini fark et öyle gel.  Eski hesapları kapat öyle gel.
     Hep gel… Gidişlerin bile hep gelmek üzere olsun. Gelişlerin hep kalmak üzere olsun. Haydi çık gel, benliğini, enaniyetini  yık gel… Ne olursa olsun yine gel… Allah bize yeter! Allah hepimize yeter… Yeter ki sen de gel!


OLURSA EKİME OLMAZSA HEKİME!

       Olmasaydın olmazdık!  Kulağa hoş gelen, anlamlı ve minnet dolu bir ifade… Bir slogan, bir şemsiye, bir gölgelik, bir ülkü, bir ortak kaygı, bir ortak payda, ortak kanı, bir tepki, bir çizgi, bir duruş…
       Olmasaydın olmazdık! Senin varlığın sayesinde biz var olduk, seninle hayat bulduk, seninle varlık aleminde ete kemiğe büründük… Öyle ki olmasaydın, olmazdık! Sen olduğun için biz var olduk yoksa bir hiçtik. Esamemiz  okunmazdı.
      Kur’anda  ‘O bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece  ‘OL’ der ve hemen oluverir.’ Buyurur Yüce Yaratıcı. Olmasaydın olmazdık sözü  hoş ama boş bir sözden ibarettir. Boş, beyhude, anlamsız, faydasız ve hiçbir şey ifade etmeyen bir söz.
      Nasrettin Hoca’ya sormuşlar: -Hocam en son icadınız nedir?  O da ‘karla ekmek yemeyi icat ettim amma ben de bir şey anlamadım bu icattan!’ demiş.  Olmasaydın olmazdık sözü de karla ekmek yemek kadar lezzet verici ve doyurucudur… Her ne kadar yiyen bundan hiçbir şey anlamasa da çekici bir yanı vardır bu sözün onlar için. Şimdi bu sözü tefsir etmeye çalışalım, değişik fikir tokuşturmalarıyla bunu irdeleyip anlamaya uğraşalım.
     Senin olmadığın bir hayatı reddediyoruz. Bu ülkümüze sadığız. Olmasaydın olmazdık ve senin var olmadığın dünya hiç te yaşanılır bir dünya değildir. Olmasaydın olmayı reddederdik. Tanrı bizi yaratmaya kalktığında,  itiraz eder olmamak için uğraş verirdik. Dünümüzü, bu günümüzü ve hatta yarınımızı, dedemizi ve torunumuzu ulu bir yaratılmışın varlığına borçlandık. O olmasaydı Mushaf çarpsın biz de olmazdık. Ben olmazdım, sen olmazdın, o olmazdı, hiç birimiz olmazdık ve olmamak için eylem yapar, ayak direrdik.
      Gölgelerin gücü adına!... Olmasaydın olmazdık ve şimdi , olmasaydın da olurduk diyenlerin karşısında saf tuttuk, birlik olduk. Seni düşünemeyen, akledemeyen ve kutsamayanların zihnine  kazıma uğraşındayız.  Azametini, celalini, ululuğunu severek olmasa da korku ile onlara da hissettirmenin gayreti içindeyiz.  Biz Tanrı’dan sonra sana tapındık. Tanrı’ dan sonraki yaratıcımızın sen olduğunda karar kıldık. Kurduğun ülküde, gösterdiğin amaca yürümeye and içip, yemin ettik. And olsun ki olmasaydın olmazdık! Dünyanın senin varlığını unutmasına izin vermeyeceğiz! Senin naçiz bedenin  çürüyüp gitmiş olsa da saçtığın ışık bizi aydınlatmaya devam ediyor. Biz, senin aciz sevenlerin, kurtardığın zavallı (!) milletin evlatları olarak sana minnet duyuyoruz ve hep şükranla anıyoruz. Anmayanları şiddetle kınıyor ve boykot ediyoruz… Şüphesiz ki senin ışıklar içinde uyuyan ruhun olan biteni her an görüp gözetliyor. Ve bir gün bıçak kemiğe dayandığında damarlarımızdaki asil kanı zaptedemeyecek hale geldiğimizde biliyoruz ki sana boyun eğmeyenler, kudretinden, azametinden ve kerametinden şüphe duyanlar şaşkın fareler gibi kaçacak delik arayacak...Şüphesiz ki biz o anın bekleyicileriyiz!
      Olmasaydın olmazdık… Başlı başına bir tapınma ifadesidir. Tanrılaştırma, kutsiyet atfetme ve başlı başına yeni bir din icat etmedir. Bu söylemin yüceltilmesindeki ana gaye hak dine karşı mesafeli ve önyargılı bir duruşu muhafaza etmektir. Kendini İslam dininden soyutlamaya, onun öğretilerine cephe almaya adamışların virdidir bu söylem. Arap milliyetinden bir peygamberi ve onun getirdiği dini reddediştir. Allah’ın mutlak yaratıcı,  olduğunu ve O’nun ,külli iradesini inkarın ta kendisidir bu söylem. Ben Müslümanım diyen bir şahsın şuurlu olarak söylemesi akla, mantığa tamamen zıt bir durumdur.
     Olmasaydın olmazdık sözü bir istifra halidir ve pis kokular yayan bir kusmuktur. Kim ki tabi olduğu ırk, bağlı olduğu mezhep, müntesibi bulunduğu cemaat büyüğü, annesi yahut babası  için bu sözü sarf ederse  ve aklı da kendinde olduğu halde bunu ikrar ederse İslam dairesinden çıkmıştır. Yüce Yaratıcıya şirk koşmuştur.

     Olmasaydın olmazdık… Yüce Yaratan murad edecek ‘OL’ diyecek ve sen olmam diyeceksin öyle mi?...  Hadi oradan… Böyle olmadığını bildiğin halde  ‘olmasaydın olmazdık !’ diyen dilin haksız ve vahşi bir savaşın kanlı kılıcıdır bunun sen de farkındasın!

BİR İYİLİK YAP KENDİNE

         ‘Asra yemin olsun ki insan muhakkak hüsrandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna!’
          İnsan her şekilde hüsranla karşı karşıyadır. Geçip giden ömür, rast gitmeyen işler, tutmayan hesaplar onun hüsranını, kaybedişini hep tesciller mahiyettedir.  Bir şeye kavuşurken bile hep bir şeylerden feragat ederek, fedakarlık yaparak ulaşır. Başı pişmezse aşı da pişmez… Beklenen ana kavuşması, ömür payından düşülen nefeslere bağlanmıştır… Vuslata ermek, tatlı hayattan adım adım uzaklaşmayı perde arkasına gizlese de soluk alış verişini kulaklarından ve bilincinden ırak tutmaya yetmez.
         Maişet derdiyle yıllarını verdiği mesaisi, emeklilik müjdesi ile sükun bulurken , ihtiyarlığa attığı adımı da resmiyete döker. Ve teamüller gereği ihtiyarlık, ölüm piyangosunun talihlileri arasında ilk sıralarda saf tutmak demektir. Bir torun sahibi olmak güzel şeydir… Mutlu sondan bir kupledir belki… Aynı zamanda,  mutlak sona atılan adımın bariz işaretidir kendini fark ettirmese de.
        İnsan hüsrandadır… Türk, Kürt, Arap, Laz, Ermeni, Rum… Her biri fert fert, kavim kavim , hüsrandadır.  Müslüman ,Hristiyan, Yahudi ve Ateist hüsrandadır. Sünni, alevi, harici, halefi, selefi hüsrandadır. Zarardan, hezimetten, kaybetmekten hiç birisi muaf değildir. Ancak İman edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler asla zarar etmeyeceklerdir. Hak din İslam’a tabi olup iman edenler ve bu imanın gereği olan işleri yapanlar, adaletli olup hakkı tutanlar, kayırma, torpil, hısım akraba tarafgirliğine girmeyenler, ırkçı güdülerini hakikatin yerine koymayanlar, her şart ve durumda haktan ve haklıdan yana olanlar asla zarar etmeyecekler. Zahirde kaybeder gözükmeleri onların kazancını asla gölgeleyemeyecektir. Onlar sabretmeyi haksızlık yapmaya her zaman yeğlerler, acele ile karar vermekten, kötü zan beslemekten ve sabırsızlık gösterip yanlış karar vermekten sakınırlar… Meğer ki ömürleri bu uğurda tükenip bitmiş olsun, meğer ki vuslatı görmeye ömürleri vefa etmemiş olsun…
       Bundan yüzyıllar evvel  ‘la Tahzen!’   buyurdu kutlu, yüce nebi… Dağ başında ıssız bir mağarada  sadık dostu, sıddık dostu  Hz. Ebu Bekir’e ; La tahzen! Üzülme, hüzne kapılma , mahzun olma, ye’se düşme… La Tahzen İnnellahe Meana… Üzülme Allah bizimle! Buyurdu… Düşman çetindi, düşman öfkeli ve cevvaldi, güçlüydü ve iki yüce insan bir mağaraya sıkışıp kalmıştı… Sıddık olan dost kaygılıydı, korkuyordu ve oldukça endişeliydi… Korkusu can korkusu değil canana zarar gelir korkusuydu.  Anam babam sana feda olsun  Ya Resülellah  derdi hitabında, can neydi ki onun yolunda, onun yanında…
      Müşrikler ‘senin Muhammet iyice saçmalamaya başladı, göğe yükseldiğini, Mirac’a çıktığını iddia ediyor, sen ne diyorsun bu işe?’ dediklerinde : ‘bunu o söylüyorsa kesinlikle inanırım, o ne derse doğrudur’ der. Sadakat, vefa, cefa ve dava örneği Ebu Bekir… Anam ,babam ,şu dünyada canım da dahil neyim varsa sana feda olsun diyen Sıddık Ebu Bekir… Ve ‘ üzülme, Allah bizimle!’ buyuran yüce nebi…Ona sonsuz salat ve ashabına selam olsun…
     Beşer şaşar, düşer kalkar. Hayat olur olmaz suretlerde çıkar insanın karşısına. Bazen gülümser, bazen somurtur. Bazen ziyafet çeker, bazen kuru ekmeğe muhtaç eder.  Her zaman meltem esintileri püfürdemez.  Bazen lodosun uğultusu, bazen poyrazın soğuk ıslıkları kuşatır ruhumuzu.  Rüzgar önündeki yaprağa benzer insan bazen… Savrulur, yerden yere vurulur, suya düşer ıslanır, çamura düşer pislenir… Bazen yolunu kaybeder, bazen de kendini…  Şen kahkahalarla yeri göğü çınlatırken bir de bakmışsın hıçkırıklara boğulup ağlamaya durur insan. Ve ‘la tahzen!’ sözü  hayat iksiri gibi yetişir imdada… Üzülme!...  Bir dostun dilinden dökülen bir tek sözcük tüm yaraların merhemi oluverir.
     Omuzumuza dokunan müşfik bir el, anlayan, yargılamayan, sorgulamayan  vefalı bir gönül , çöle inen yağmur misali dingin bir ferahlığı salıverir yüreğimize… İyi günde, kötü günde, dünde ve bu günde her an varlığıyla sükun bulduğumuz vefalı insanlar vardır. Karşılıksız, menfaatsiz ve beklentisiz bir sevişle bizi seven, koruyan kollayan ve kılımıza zarar gelse üzülecek ,dert edinecek insanlar vardır… Sayılası, sevilesi insanlar vardır… Hep hakkı tavsiye eden, hakikati söyleyen, kolaylaştıran, zorlaştırmayan, sevdiren, nefret ettirmeyen insanlar vardır. Allah için seven, sabrı tavsiye eden insanlar…
     Bir iyilik yapıp ortadan kaybolup giden insanlar vardır. Öyle ki,  bir teşekkür etmenizi bile,   yaptıkları iyilik için zül addederler. İyiliği yaparlar denize atarlar,  balık asla bilmesin,  ancak Halik bilsin isterler. Reklam onların işi de değildir harcı da… Allah için severler, Allah için söylerler ve yine Allah için susarlar. Bu kubbede hoş bir sada bırakma amacına matuf hallerden ziyade halk bilmesin Hak bilsin bizi muradındadırlar…
     Bir iyilik yap kendine… La tahzen de!... Düşene bir tekme de sen vuracaksın deme artık… Allah vurmuş zaten, ben vurmuşum çok mu deme!  Bilmezsin ki Hak hangi gönlü mesken tutmuştur. Yunus gibi ‘dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek’ de! Kırılma, gücenme ve kin gütme. İnsanların kabahatlerinin çetelesini tutma. İnsan Rabbine bile nankördür ki senin hangi lütfun O’nunkiyle boy ölçüşebilir de vefa beklersin! Artık bekleme… Bir iyilik yap kendine… Ya hayır söyle ya sus… Gönlünden kopup ısmarladığın ayranı aran limoni olunca başa kakıp ta zehre çevirme. Hak için ver hakikat için söyle!
      Hayat döngüsü kazanırken kaybetmek üzerine kurulu… Hüsrandan kurtuluşun reçetesi güzel işlerde çabalamak, hakkı ve sabrı tavsiye etmek… Bir insanı kötü bir sözle kaybedebilirsin… Bir başka insanı güzel bir sözle kazanabilirsin… Üzülme ben seninleyim  ve Allah bizimle diyebilirsin… Vefa beklemeden vefayı, sadakat beklemeden sadakati, ücret beklemeden bir iyiliği yapabilirsen kesin olan zararı def etmiş olursun…
      Bir iyilik yap kendine… Her kime ve her neye bir iyilik yaptınsa bil ki yaptığın iyilik muhakkak kendine yaptığın bir iyiliktir. Artık üzülme kaybederken bile kazanmanın formülü elinde!
   
    

    

BAYRAMDAAAN BAYRAMA

Seçimleri salimen atlattık. Demokrasiye ve seçme özgürlüğüne inanan asil millet, vekillerini tayin edip Ankara’ya uğurladı.  Hükümet etme bahtiyarlığını da pay etmeden yüksek bir teveccühle tek bir partiye bahşetti. İyi dilekler, dualar ve niyazlarla vekillerinin ardından el salladı.  Vatanım , bayrağım, ekmeğim, aşım, ezanım, Kur’anım  ,yuvam ,dişi kuşum önce Allah’a sonra sizlere emanettir dedi.
     Hizmete talip yüzlerce vekil seçim kampanyası boyunca meydanlarda, kahvehanelerde, derneklerde, esnaf ziyaretlerinde, açılışlarda, belediye otobüslerinde, duraklarda, metroda ve sosyal yaşam alanı sayılabilecek her bir mekanda boy gösterdi.  Cuma namazlarında, özel günlerde, güzel günlerde, acı kaybımızın son durağı cenaze merasimlerinde asillerin sempatisini uyandırmaya dönük samimi veya gayri samimi  olarak  halkla iç içeyiz mesajı veren karelerde yer aldılar. Üç beş kişinin biriktiği her ortam varlığını, ayan etme  fırsatına çevrildi.  İşlek bir caddede sıradan bir yürüyüş, büyük bir AVM’de sıradan bir alış veriş amaca mahsup hasılatı bereketlendirdi. Gözler çevrildi; işte içimizden biri… -Aaaa  vekil adayı yürüyor, mağazadan alış veriş yapıyor, simitçiden simit alıyor, pet şişeden su içiyor, bardakta mısır yiyor, dilenciye para veriyor, yaşlı  teyzenin elini öpüyor… Durakta otobüs bekliyor. Kırmızı ışıkta duruyor. Küçük kızın başını okşuyor, genç delikanlıyla çak! Yapıyor….Vallahi bizden biri…Şu gözlerimle gördüm, şu elimle tokalaştım na bu kulaklarımla da söylediklerini işittim.  Hal hatır sordu, çay içti, oy istedi oyoyoyy…
     ‘Bu mutlu günümüzde sizleri de aramızda görmekten kıvanç duyarız!’  Eskiden düğün, nişan ve sünnet merasimlerinin klişe cümlesiydi. Seçimler geçti gitti… Kampanya döneminde henüz vekaleti alamamış vekil adaylarını sıkça aramızda gördük hamdolsun.  Hepsinden gülücük, tebessüm ve iyi dilekler, toz pembe vaatler, hayali güzel düşler devşirdik, inşallah dedik… Kırmadık, kırılmadık. İncinmedik razı olduk, küstürmedik iltifata boğduk. Aramızdaydılar, bizdendiler, bizimleydiler. Aynı havayı soluduk, aynı sokağı adımladık, hatta aynı otobüse bindik. Aynı tezgahtan simit aldık, aynı dilenciye bozukluk attık. Aynı engelliye el uzattık. Aynı yaşlı teyzeye gülümsedik. Seslerini duyduk, sesimizi duyurduk, önemsedik, önemsendiğimizi hissettik. Belki bazımız asilliği bir adım öteye götürüp hesap sormaya, sigaya çekmeye bile kalktık. Kırmadılar, celallenmediler sükunetle ve olgunlukla yanıtladılar, sabrettiler… Ne kadar da bizdendiler ve bizim gibiydiler…Seçtik, oy verdik, meclise gönderdik. Hayırlı uğurlu olsun.
      Berduşa sormuşlar: ‘namaz kılar mısın? ‘  - Bayramdan bayrama!  Demiş.  Peki  ‘şarap içer misin?’ –Akşamdaaaan akşamaaa!   Vekilleri,  seçimden seçime çok sık görüyoruz. Ya da seçimdeeeeen seçimeee!  Oysa onları mutlu veya mutsuz, özel ya da özel olmayan herhangi bir günde aramızda görmekten kıvanç duyacağız bir görebilsek! Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü dedirtmeseler,  ne hoş olurdu.
     Postu meclise serdikten gayri yüz bulabilene helal olsun. Yüz verene bin defa helal olsun. Sayenizde buralardayım, beni sizler bu makamlara layık gördünüz, teveccühünüze sadık kalacağım, ne gözden ne gönülden ırak olacağım diyebilseler keşke… Yine aramızda görebilsek onları… Yeni bir yasa çıktığında, güzel şeyler olduğunda, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde ya da hiçbir şey hissetmediğimiz bir zamanda… Kameralar kayıtta değilken… Halk onlar için cem olmamışken. Herhangi bir parkta, herhangi bir sokakta, her hangi bir camide karşılaşabilsek kendileriyle.  Yine hal hatır sorsalar, gönül alsalar, sırt sıvazlasalar, inşallah, maşallah deseler. Şu işleri yaptık, şu işleri de yapmak için mesaideyiz… Nasıl memnun musunuz çalışmalarımızdan? Deseler… Derler mi? Belki derler… demeliler…

      İlla biri ölmeli değil…İlla özel bir kutlama olmalı değil…Halkla iç içe, el ele, gönül gönüle olmalılar. Bir selamı, bir kelamı çok görmemeliler. Vekalet talebiyle davrandıkları gibi sıcak ve içten bulmak isteriz onları… Seçimdeeeeeen seçimeee değil, zaman zaman değil ,sıkça aramızda görmek isteriz. Reklamsız, alkışsız, yaversiz… Herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda yanımızda olabileceklerini bilmek isteriz. Reyting kaygısından uzak, sebepsiz, nedensiz ve niçinsiz  sizleri de aramızda görmekten onur duyarız!