‘Asra yemin
olsun ki insan muhakkak hüsrandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler,
birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna!’
İnsan her
şekilde hüsranla karşı karşıyadır. Geçip giden ömür, rast gitmeyen işler,
tutmayan hesaplar onun hüsranını, kaybedişini hep tesciller mahiyettedir. Bir şeye kavuşurken bile hep bir şeylerden
feragat ederek, fedakarlık yaparak ulaşır. Başı pişmezse aşı da pişmez…
Beklenen ana kavuşması, ömür payından düşülen nefeslere bağlanmıştır… Vuslata
ermek, tatlı hayattan adım adım uzaklaşmayı perde arkasına gizlese de soluk
alış verişini kulaklarından ve bilincinden ırak tutmaya yetmez.
Maişet
derdiyle yıllarını verdiği mesaisi, emeklilik müjdesi ile sükun bulurken ,
ihtiyarlığa attığı adımı da resmiyete döker. Ve teamüller gereği ihtiyarlık,
ölüm piyangosunun talihlileri arasında ilk sıralarda saf tutmak demektir. Bir
torun sahibi olmak güzel şeydir… Mutlu sondan bir kupledir belki… Aynı zamanda, mutlak sona atılan adımın bariz işaretidir
kendini fark ettirmese de.
İnsan
hüsrandadır… Türk, Kürt, Arap, Laz, Ermeni, Rum… Her biri fert fert, kavim
kavim , hüsrandadır. Müslüman ,Hristiyan,
Yahudi ve Ateist hüsrandadır. Sünni, alevi, harici, halefi, selefi hüsrandadır.
Zarardan, hezimetten, kaybetmekten hiç birisi muaf değildir. Ancak İman
edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler asla zarar
etmeyeceklerdir. Hak din İslam’a tabi olup iman edenler ve bu imanın gereği
olan işleri yapanlar, adaletli olup hakkı tutanlar, kayırma, torpil, hısım
akraba tarafgirliğine girmeyenler, ırkçı güdülerini hakikatin yerine
koymayanlar, her şart ve durumda haktan ve haklıdan yana olanlar asla zarar
etmeyecekler. Zahirde kaybeder gözükmeleri onların kazancını asla
gölgeleyemeyecektir. Onlar sabretmeyi haksızlık yapmaya her zaman yeğlerler,
acele ile karar vermekten, kötü zan beslemekten ve sabırsızlık gösterip yanlış
karar vermekten sakınırlar… Meğer ki ömürleri bu uğurda tükenip bitmiş olsun,
meğer ki vuslatı görmeye ömürleri vefa etmemiş olsun…
Bundan
yüzyıllar evvel ‘la Tahzen!’ buyurdu
kutlu, yüce nebi… Dağ başında ıssız bir mağarada sadık dostu, sıddık dostu Hz. Ebu Bekir’e ; La tahzen! Üzülme, hüzne
kapılma , mahzun olma, ye’se düşme… La Tahzen İnnellahe Meana… Üzülme Allah
bizimle! Buyurdu… Düşman çetindi, düşman öfkeli ve cevvaldi, güçlüydü ve iki
yüce insan bir mağaraya sıkışıp kalmıştı… Sıddık olan dost kaygılıydı,
korkuyordu ve oldukça endişeliydi… Korkusu can korkusu değil canana zarar gelir
korkusuydu. Anam babam sana feda
olsun Ya Resülellah derdi hitabında, can neydi ki onun yolunda,
onun yanında…
Müşrikler ‘senin
Muhammet iyice saçmalamaya başladı, göğe yükseldiğini, Mirac’a çıktığını iddia
ediyor, sen ne diyorsun bu işe?’ dediklerinde : ‘bunu o söylüyorsa kesinlikle
inanırım, o ne derse doğrudur’ der. Sadakat, vefa, cefa ve dava örneği Ebu
Bekir… Anam ,babam ,şu dünyada canım da dahil neyim varsa sana feda olsun diyen
Sıddık Ebu Bekir… Ve ‘ üzülme, Allah bizimle!’ buyuran yüce nebi…Ona sonsuz salat
ve ashabına selam olsun…
Beşer şaşar,
düşer kalkar. Hayat olur olmaz suretlerde çıkar insanın karşısına. Bazen
gülümser, bazen somurtur. Bazen ziyafet çeker, bazen kuru ekmeğe muhtaç
eder. Her zaman meltem esintileri
püfürdemez. Bazen lodosun uğultusu,
bazen poyrazın soğuk ıslıkları kuşatır ruhumuzu. Rüzgar önündeki yaprağa benzer insan bazen… Savrulur,
yerden yere vurulur, suya düşer ıslanır, çamura düşer pislenir… Bazen yolunu
kaybeder, bazen de kendini… Şen
kahkahalarla yeri göğü çınlatırken bir de bakmışsın hıçkırıklara boğulup
ağlamaya durur insan. Ve ‘la tahzen!’ sözü
hayat iksiri gibi yetişir imdada… Üzülme!... Bir dostun dilinden dökülen bir tek sözcük
tüm yaraların merhemi oluverir.
Omuzumuza dokunan
müşfik bir el, anlayan, yargılamayan, sorgulamayan vefalı bir gönül , çöle inen yağmur misali
dingin bir ferahlığı salıverir yüreğimize… İyi günde, kötü günde, dünde ve bu
günde her an varlığıyla sükun bulduğumuz vefalı insanlar vardır. Karşılıksız,
menfaatsiz ve beklentisiz bir sevişle bizi seven, koruyan kollayan ve kılımıza
zarar gelse üzülecek ,dert edinecek insanlar vardır… Sayılası, sevilesi
insanlar vardır… Hep hakkı tavsiye eden, hakikati söyleyen, kolaylaştıran,
zorlaştırmayan, sevdiren, nefret ettirmeyen insanlar vardır. Allah için seven,
sabrı tavsiye eden insanlar…
Bir iyilik yapıp
ortadan kaybolup giden insanlar vardır. Öyle ki, bir teşekkür etmenizi bile, yaptıkları iyilik için zül addederler.
İyiliği yaparlar denize atarlar, balık
asla bilmesin, ancak Halik bilsin
isterler. Reklam onların işi de değildir harcı da… Allah için severler, Allah
için söylerler ve yine Allah için susarlar. Bu kubbede hoş bir sada bırakma amacına
matuf hallerden ziyade halk bilmesin Hak bilsin bizi muradındadırlar…
Bir iyilik yap kendine… La tahzen de!...
Düşene bir tekme de sen vuracaksın deme artık… Allah vurmuş zaten, ben vurmuşum
çok mu deme! Bilmezsin ki Hak hangi
gönlü mesken tutmuştur. Yunus gibi ‘dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek,
derviş gönülsüz gerek’ de! Kırılma, gücenme ve kin gütme. İnsanların
kabahatlerinin çetelesini tutma. İnsan Rabbine bile nankördür ki senin hangi
lütfun O’nunkiyle boy ölçüşebilir de vefa beklersin! Artık bekleme… Bir iyilik
yap kendine… Ya hayır söyle ya sus… Gönlünden kopup ısmarladığın ayranı aran
limoni olunca başa kakıp ta zehre çevirme. Hak için ver hakikat için söyle!
Hayat döngüsü
kazanırken kaybetmek üzerine kurulu… Hüsrandan kurtuluşun reçetesi güzel
işlerde çabalamak, hakkı ve sabrı tavsiye etmek… Bir insanı kötü bir sözle
kaybedebilirsin… Bir başka insanı güzel bir sözle kazanabilirsin… Üzülme ben
seninleyim ve Allah bizimle
diyebilirsin… Vefa beklemeden vefayı, sadakat beklemeden sadakati, ücret
beklemeden bir iyiliği yapabilirsen kesin olan zararı def etmiş olursun…
Bir iyilik yap
kendine… Her kime ve her neye bir iyilik yaptınsa bil ki yaptığın iyilik
muhakkak kendine yaptığın bir iyiliktir. Artık üzülme kaybederken bile
kazanmanın formülü elinde!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder