8 Ekim 2016 Cumartesi

BİR DONDURMA REKLAMI VE GERÇEKLER!

   ‘ İçindeki seni serbest bırak, magnum dabıl çikolatayla daha fazlasına cüret et!’ Dişiliği ön plana çıkarılmış birkaç kadın, egzotik birkaç yırtıcı hayvan ve dondurma.
    Reklamın iyisi kötüsü olmaz, reklam reklamdır ne sattığının önemi yok nasıl sattığın önemlidir. Kadın, yırtıcı hayvan ve dondurma… İçindeki seni serbest bırak!.. Harekete geç, bir şeyler yap, mal mal durma demek istiyor. Senin içinde egzotik, yırtıcı, cezbedici bir hayvan var bunu biliyoruz. Artık bunu açığa vurmanın zamanı geldi, içindeki hapsolmuş bu hayvanı serbest bırak!
    Magnum dabıl çikolatayla daha fazlasına cüret et! Sen aslında bir haltlar karıştırıyorsun karıştırmasına da magnum dabıl çikolatayla daha fazlasını yapabileceğinin farkında değilsin. Dopingini al ve bunu yap!
    Alakaya maydanoz… Top model kadın, yırtıcı kedi ve dondurma… Dondurmayı ye, kediyi kafesten çıkar… Yan karakter olarak avcı bir kuş, vahşi bir köpek balığı ve iri bir bufalo…
    Avcı hayvanı yedeğine almış bir kadın, elinde magnum dondurmayla sokakta yürüyor… Avcı kadın ve avcı bir hayvan... Vahşi, yırtıcı, cezbedici, egzotik ve çekici… Kadın yalanıyor, aynını vahşi kedi de yapıyor… Kompozisyonda yer alan hayvanların genel özelliği vahşi, yırtıcı ve avcı olmaları… Bufalo hariç hepsi etçil, kanla ve etle besleniyorlar.
   Bufalo avcı değil, otçul, egzotik ve vahşi bir hayvan… Avcı değil ama kolay kolay av da değil. Ona bulaşmak çok zaman aslanların bile haddi değil. İki üç aslanı köpek eniği gibi saçıp savuracak kadar güçlü, heybetli ve cesur bir hayvan bufalo…
   Başa dönersek içindeki seni serbest bırak! Bu yırtıcı bir kedi, bir kaplan olabilir… Etçil olmasa da kolay lokma olmayan bir bufalo olabilir. Sen av değil avcısın! Ve bu dondurma içindeki seni çıkarmana yardım edecek bir enstrüman… Onu yerken av partisini başlatmış olacaksın! Daha fazlasına cüret biletin nah bu dondurmadır. Onunla av partileri daha bereketli, daha egzotik ve daha keyifli olacaktır.
   Dondurma, yırtıcı kedi ve dişi bir kadın… Daha dondurmanın ambalajını açarken kafanda reklam filminden kareler akacak. Dondurmayı kışkırtıcı, baştan çıkarıcı bir öğe olarak kullanabilirsin. Magnum dondurma dişiliği, cazibeyi ve etkileyiciliği çağrıştıracak… Avcı yola düşecek, av karşısına çıkacak. Avcı avını seçecek ama av, avcısını seçme lüksüne sahip olamayacak. Ve avcı avlamaya değmeyeceğini düşündüğü kısmete talip olmayacak!
   Kışkırt, tahrik et ve avla… İçindeki avcı ruha güven! Bu dondurmadan alacağın güç sana kolayca avlanma yetisi kazandıracak… Dilin ve dudakların dondurma üzerindeki hareketi avını sersemletecek, kaçma güdüsünden çok tuzağa düşme arzusu avı senin ayağına getirecek. Onu kabul edip etmemek tamamen senin egzotik, eşsiz ve hırçın iradene kalmış.
   Avcı kadınlar ve av erkekler… Bir dondurma reklamından gerçekler!

   

2 Ekim 2016 Pazar

İDDA’ LI GENÇLİK

- Olmuyooor!... Olmuyor!... Olmuyorrr!....
   -Beceriksizler bundan sonra her şey ağır ağır, yavaş yavaş olacak!...
   -Her şey on saniyede başlayıp bitecek anlaşıldı mı? Yeter, yeter, yeter!
   Rahmetli Kemal Sunal filmin bir sahnesinde folklor ekibine hocalık ederken küçücük telsizinden avaz avaz dışarıya taşan replikle başladık. Olmuyor… Ağır ağır, yavaş yavaş deniyoruz olmuyor… Hızlı çabucak yapalım dedik yine olmuyor… Bir şeyler eksik, ya da bir yerlerde bir yanlışlık var.
    Avrupa yaşlanıyor. Biz Avrupa’nın en genç nüfuslu ülkesi olmakla iftihar ediyoruz. Oldukça da idda’lıyız… 14-15 yaşındaki gençlerimiz haftalık harçlıklarından tasarruf edip idda kuponuna yatırım yapıyorlar. Kendisine mikrofon uzatılan bir delikanlı haftalık 15-20 liralık oynadığını, bazı arkadaşlarınınsa çıtayı daha yükselterek 150-200 lira bu işe para gömdüklerini beyan ediyor. Risk almasını bilen cüretli gençlerimiz çoğalıyor!
   Yılbaşından yılbaşına sudan ucuza alınan pahalı hayallere yolculuk bileti sayılan, piyango biletleri artık kesmiyor. Aylık, haftalık, gün aşırı ve günübirlik pahalı hayal ve heyecan arayışında gençlik ve toplumun ekser çoğunluğu. İddaalar, at yarışları, horoz dövüşleri, sayısal lotolar, internet ortamında girilen bahisler umuda yolculuğun tebdili kıyafetle halk içinde gizlenmesinden başka bir şey değil.
   Ümidi yitik toplumun, ümitsiz gençlerinin sessiz feryatlarıdır iddalarda, kuponlarda teselli aramak, binbir hayali beş liralık kupona tahvil etmek… Kumar her yerde… Benimle evlenir misin evinde, sörvayvır pentatlonunda, M.Ali’ nin çarkı feleğinde, Acun’un Yeteneksizsiniz’ inde... Kumar; hayatın kıyısında, hayatlar bir ümitsiz girdabın tam ortasında…
   Planlı sonuçlardan daha çok, plansız ihtimallere bağlanmış ümitler var. Yaşamın gerçekleri, sistemin ve sosyal adaletsizliğin dayattığı realite, insanları dalgalı denizde şişme botlara binip farklı diyarlara göçe zorluyor. Kendi gerçeğinden kaçma duygusu, insanı akıl almaz, hayale sığmaz milyonda birlik ihtimallere müptela ediyor.
   Başını sokacak bir ev, ayağını yerden kesecek bir araba hayali ve realitenin acıtan merhametsiz, bet yüzü toplumu (aslında toplum değil paramparça insanlar ve fertler yığını) şans oyunlarının, çok ucuza satın alınan pahalı hayallerin kölesi yapıyor. Tatmin, doyum, huzur ve her nereye saklanmışsa (ve nasıl olmuş da ayrı düşülmüş olan) ‘mutluluğa’ kavuşabilmek için, bu zorlu ve heyecanlı denemeler… Üç lira vermekle ne kaybederim milyonda bir kazanma ihtimalim olan ‘milyoncuklar için’ fikri cezbeder… Çeker götürür ve ümit servetini sinsice, haince ve sezdirmeden yer bitirir.
   Her yer mi karanlık? Gözlerimizi mi sıkı sıkıya kapadık? Biz nerede yanlış yaptık?
   Ateşlerde yanması için mi bu kadar genç nüfusu var ettik?
   Istırap çemberinde gençlik feryat ediyor. İçki, kumar ve adı bilinmedik uyuşturucuların müptelası oluyor. Acı çekiyorlar ve acı veriyorlar. Toplumsal çöküntüye, toplumsal bir depresyona doğru son hız ilerliyoruz.
   Manevi dinamikler (istisnaları hariç) zikir ayinlerinde, sohbet ortamlarında huzur, sükûnet ve ahirette kurtuluş reçetesi dağıtıp ödemeyi peşin peşin alıyorlar. Himmetler, filani dergahının hizmet binası, mescidi, külliyesi, bahçedeki şadırvanı, iftarda çadırı olarak hizmete dönüşüyor. Ve bazen de o himmetler zimmete geçiyor melanet ve ihanet olup milletin meclisine, polisine, gencine bomba olarak dönüyor. Allah rızası diyenlerin bir çoğu önce cüzdan yoklaması yapıyor, sonra vicdanlara sesleniyor. Cüzdanı zayıf olanın vicdanına seslenmenin bir getirisi olmadığından mütevellit onları kendi boğuntu ve aldanmışlıklarına terk ediyorlar.
    Efendiler, hoca efendiler, öğretmenim canım benimler, akademisyenler, toplum bilimciler, anneler, babalar işte; idda’lı, bağımlı ve ümitsiz, bu ‘yeni nesil’ sizin eserinizdir! Şimdi öğünün eserinizle utanca boğulmanız gerekmediğine eminseniz. Dövünüp saç baş yolarsanız da aklınızı yitirdiğinize hükmedilecek.
    Bir cinnet halinde toplum. Biz bize yeteriz aslında bizi boğmak için… Teröre, iç savaşa ve kaosa hiç gerek yok. Her yanımız dökülüyor. Dikiş tutmuyor, her yanımız sökülüyor.
    Hoca camiden çıksın, muallim mektepten, şeyh efendi dergahtan… Halk arasına karışsın. Tanrıya kulluktan gayrı davamız yoktur bizim diye iri iri laflar edenler cüzdanlardan evvel vicdanları yoklasın bir…
    Her şey değişir. İklimler, mevsimler… Havaya, suya ve toprağa cemre düşer huzur dolu baharlar yeniden gelir…

   

KARINCALAR VE BALIKLAR

15 Temmuz sanki hiç yaşanmadı. Haber saatleri dışında cümle televizyon kanallarımız vur patlasın çal oynasın cümbüş yapıyor. Epey de müşteri buluyorlar.
     Reyting ve rant kavgaları, verilen kısa bir aranın ardından daha bir hırsla ve şevkle devam ediyor. Paralel çete mensuplarının alaşağı edildiği makamlarda köşe kapmaca oyunu kıran kırana mücadelelere sahne oluyor. Sular çekildi karıncalar balıkları yiyor, balılar tükenince büyük karıncalar, küçük karıncaları yemeye başlayacak.
     Tarih boyunca olan şey yine tekerrür ediyor. Kutlu zaferlerin onurunu, gururunu milyonlar paylaşırken ganimetin taksiminde iş değişiyor. Sahalarda, meydanlarda esamisini göremediğimiz firmalar sundukları ürün ve hizmetlere zamlı tarife uygulayarak varlıklarını bariz şekilde ortaya koyuyorlar.
     Enflasyon tırmanıyor. O meşum gecede canını siper eden dar gelirli ve orta gelirli halk tabanı bütçesini denkleme savaşı veriyor.
     İhanet odakları kaybetti. Milli irade duvarına toslayıp kahrı perişan oldular. Millet kazandı, memleket kazandı. Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararlılığı kurtardı. Canından başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar canını ortaya koydu. Kaybedecek çok şeyi olanlar ise bir kenara çekilip beklediler. Milletten yana gözükmedikleri gibi ihanet tarafına da mesafeli durdular. Ve şimdi parsayı toplamak için onlar da milletten yanaymış pozları vermeye başladılar. Kaybedecekleri çok şeyleri vardı.
    Darbe başarılı olduğunda en az hasarla atlatmayı, başarısız olursa daha fazla parsaya nail olmayı planladılar. Sus pus olmaları bu yüzdendi. Ağa kim paşa kim belli olsun istediler. Şimdi sular duruldu ganimet toplamakla meşguller. Vatan, millet ve bayrak gibi bir dertleri zaten hiç olmamıştı.
    Şehitlerin kemiklerini sızlatmaya hakkımız yok. Milli olmayana, bizden olmayana, genlerimizi bozmak için uğraş veren medyaya fırsat vermeyelim. İhaneti tescilli firmaların ürün ve hizmetlerinden olabildiğince uzak duralım. Mobilyada, gıdada, gazetede ve tv de seçici olalım. Gerekirse üç liralık ürüne beş lira verelim ama hainlere zırnık koklatmayalım. Verdiğimiz beş liranın hesabını şu badireden sonra yine soralım.

    

DELİ DUMRUL FATURASI!

   Elektrik, su, internet, sabit telefon ve faturalı doğalgaz aboneliği… Hepsinde ‘kullan-öde ‘ sistemi uygulanır. Faturalandırma tüketicinin kullanım miktarına ya da belirlenmiş bir paket aboneliği varsa ona göre yapılır. Tüketici aydan aya ödemesini düzenli olarak yapabiliyorsa,  her iki taraf içinde al gülüm ver gülümlü bir memnuniyet doğal bir sonuç olarak ortaya çıkar.
  Tüketici hayati ihtiyaçlar olan doğalgaz, elektrik ve su aboneliklerinde seçici olma şansından mahrumdur. Telekom ve internet hizmetlerinde birkaç alternatif varsa da hizmet sunucuları bir birini aratmayacak kadar donanımlıdır ve marifetli tarifeler yordamıyla işi aynı kapıya vardırırlar. Yani tekel olmamalarının tüketiciye getirdiği bir artı yoktur.
  İnternet erişimi de zamanımızda asli ihtiyaçlar arasında yerini almıştır. Hizmet sunucuları hizmet sundukları yurttaşları öpücüğe boğmak için fırsat kollarlar. Firma ne kadar kurumsal ve köklüyse tüketiciye olan tutumu da o denli köklü ve kurumsal oluyor. Türk Telekom’dan internet hizmeti alıyorsunuz diyelim. Elli liralık ilk faturayı ödemediğinizde ikinci fatura için tarafınıza kısa mesaj yollanıyor üç gün içinde ödemezseniz erişim engelleme bedeli olarak da 24 lira daha ittireceğiz bilginiz olsun diyorlar. Ve dediklerini de yapıyorlar. Toplam 100 lirayla yırtacakken gecikme faizi ve açma kapama bedeliyle birlikte 134 liraya internetinize yeniden kavuşuyorsunuz.
  Aynı uygulamalar doğalgaz, elektrik ve suda da mevcut. Gecikme faiziyle kurtulamıyorsunuz. Kapayacak, açacak ve onlar bunu hep yapacak. Deli Dumrul hikâyesini bilirsiniz. Kuru bir derenin üzerine bir köprü yaptırmış bu zat, geçenden 30 akçe geçmeyenden de döve döve 40 akçe alırmış. Kurumsal firmaların yaptıkları da aynen budur. Vermezsen döve döve alır. Adamına muhitine ve hizmet alanına göre bir muamele yaparlar. Seksen lira borcu olan asgari ücretli Ahmet’in elektriğini, suyunu, gazını ve internetini kesen bu kurumsal Deli Dumrul’lar 50 bin lira elektrik, su, doğalgaz borcu olan bir holdinge ilişmezler, gel barışalım ben sana güzellik yapayım faizini de sileyim hatta sana karta dokuz taksite de böleyim barışalım derler.
   A kurumsal firmasının asgari ücretli elemanı, bir faturayı geciktirdi diye kendisi gibi asgari ücretli birinin elektriğini, suyunu, doğalgazını keser, sayacını mühürler. Vazifesini yapmıştır. Aynı şeyi bir büyük işletmeye gelince yapamaz görev aşkı orada gırtlağına bir tortu gibi dizilir. Tornavida, pense, ya da kurbağacık anahtarı duraksar, iş göremez hale gelir. Alet işlemez el övünmez olur. Asgari ücretli için süratle işleyen prosedür, büyük işletmeye gelince sus pus olur, tosbağaya döner. Mesele asgari ücretli bir çalışanın boyunu aşar, devreye azami ücretli birileri girer.

   Gecikme faizine eyvallah… Kapama-açma bedeli despotça bir Deli Dumrul’ luktan başka bir şey değil. Tüketici Hakem Heyetleri ve dernekleri ve devletin ilgili kurumları bu işe bir el atmalı. Bu gasp, bu modern eşkıyalık sona erdirilmeli. Adil kullanımı gözetip internet hızını düşüren kurumsal servis sağlayıcı kendi yaptığı adaletsizliği ve haksız Külhanbeyliği de görmeli. Devlet baba şefkat tokadını bu gürbüz, semirmiş evlatlarına da aşk etsin artık!

HABERİNİZ OLSUN!

    Haber bültenlerini izlemek bile istemiyorum. Sırf ne olup bitiyor diye merakımdan ara sıra bakıyorum. Haber akışı sanki belli bir formüle sadık kalınarak düzenlenmiş gibi…
    Güneydoğudan şehit haberleri ilk haber olarak acıya, öfkeye boğuyor… Fetö ikinci haber olarak:‘ vay hainler, vay alçaklar’ dedirtiyor. Üçüncü sırada silahlı, bıçaklı kavga, cinayet ve yaralama… Sonra cinnet geçiren bir adam ya da şiddete uğrayan bir kadın haberi… Ardından bir ünlünün haberi... Ne giyelim ne yiyelim, nasıl giyelim, nasıl yiyelim köşesi… En son yemeğin ardından sofraya konan tatlı misali sevimli hayvan ya da çocuk haberleri…
    Yakın bir tanıdığınız yanınıza geliyor. Size bir iyi bir de kötü haberim var, önce hangisini duymak istersin? Diyor. Ekseriya ilk önce kötü olanı duymak istiyorsunuz çünkü size gereken şey ‘mutlu son’. Kötü haber sonraya kalırsa ‘mutlu son’ olmayacak.
     Kötü haberin boyutlarını baştan bilmek ve ona göre vaziyet almak istersiniz. Onu bilincinizde yumuşattıktan sonra iyi haberin hoşluğuna sarar sarmalar, bir şekilde kabullenirsiniz. İyi haberi de acılı bir menünün peşi sıra gelen sütlaç, kadayıf misali sevinçle karşılarsınız.
    Haber bültenleri de aynı etkiyi yaratma eğiliminde. Tek farkı tatlı niyetine toz şeker, küp şeker hadi biraz zorladılar diyelim en fazla havuç püresi… Dilinizdeki, damağınızdaki ve yüreğinizdeki yanmayı, acıyı bastırmaktan çok uzak hatta alay edermiş gibi bir ikram.
    ‘-İyi haber vardı da biz mi vermedik kardeşim?’ O zaman ben almayayım, iyi haber gelince haber ver, bir ara uğrarım.
    Şu da bir gerçek ki bu çorbada 78 milyonun tuzu var. İşin mutfağında fert fert her birimizin payı var. Trafikte her birimiz kurallara uysak, daha anlayışlı ve hoş görülü davransak, hız ihlali, ışık ihlali yapmasak kaza haberlerini yüzde doksan oranında azaltmış oluruz.
    Akrabalık ilişkilerimiz, komşuluk ilişkilerimiz gerçek anlamda içten, samimi ve yakın olsa kimin ne derdi var bilebilsek ve onu çözmeye, hiç değilse dinleyip anlamaya çalışsak cinnet, aile içi şiddet ve belki kadın cinayetlerinin de yüzde ellisinin önüne geçmiş oluruz.
     Şimdi geriye terör ve fetö kaldı. Terör de er geç çözülür. Haber bültenlerinde onu daha seyrek duymaya başlarız en azından.
      Fetö’ye gelince iyimser şeyler söyleyemiyorum. Onu ayrı bir başlık altında daha sonra yazacağım.

      Saygılarımla…           

CEYDA’DAN KAZ TÜYÜ YASTIK!

     Yer Sıhhiye… Hastaneler tarafına geçmek için Ankara Adliyesi’nin önündeki yaya üst geçidini kullanmak zorundasınız. Daha basamakları tırmanırken renk renk kartvizitler sağa sola saçılmış sizi karşılıyor. Üstgeçit boyunca mavisi, yeşili, pembesi ve moruyla size eşlik ediyor. Karşıya geçtiğinizde kaldırımlara da aynı tip, tek fonlu kartların sere serpe dökülüp saçılmış olduğunu görüyorsunuz.
    Hastane kapsına varıncaya kadar yüzlercesine gözünüz ilişiyor. Her gün süpürülüp temizlenen bu güzergâhta her sabah yeniden çiçekler açıyor sanki. Çok kimse bu durumu yadırgamıyor ya da görmezden geliyor.
   Kartların üzerinde bir isim, açıklayıcı tek kelime ve irtibat telefonu var. Ceyda evde… Hale yaş:21… Aleyna çıtır… Kezban sınırsız… Ve bazısında hizmet bedelini açıklayıcı 50TL gibi bir ibare…
   Her gün binlerce insan gelip geçiyor bu yollardan. Staj için hastane yolunu tutan sağlık lisesi öğrencileri, hasta yakınları, hastane personeli, yaşlı amcalar, teyzeler ve nineler… Köylüsü, şehirlisi, işçisi ve memuru… Yetkili kişi, bilirkişi, bilmez kişi… Paralısı, züğürdü…
   Serbest piyasa pazara tezgâh açmış, arz-talep dengesini kurmaya çalışıyor. Kayıt dışı ekonomi kaldırımlardan müşteri araklıyor. Fiş yok, fatura yok, nakliye gideri yok, hammadde girdisi yok, vergi yok, beyan yok…
    Kartvizitler hep aynı tip. Aynı matbaanın mahareti gibi gözüküyor. Muhtemelen emekçilerin istihdam edildiği büyük bir şirketin reklam ve pazarlama stratejisinin bir gereği olarak böyle bir yol bulunmuş ve hız kesmediğine göre de epey hasılat ve ciro elde edilmiş. Ve koluna sepet takıp ciğer ekmek satmaktan daha risksiz ve ballı kazanç sağlıyor. Kimsenin burnu kanamıyor, polisle, zabıtayla ve en mühimi maliyeyle başı derde girmiyor.
    İnsanlar alışıyor. Alıştıkça yadırgamıyor ve bir ahlak sorunu sıradanlaşıyor.
    Kutsal olmayan bir kazanç söz konusu. Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır. Bu memleketin ekmeğini yiyip, suyunu içip ve kazını yolup tek kuruş vergi vermeden kimse elini kolunu sallayarak geçip gitmemeli. 1 Liraya çorap satan işportacıya gösterilen cevvallikten asgari 50 liraya hizmet veren tacirler de nasiplenmeli.
    Kumarı at yarışı, iddia, milli piyango, sayısal loto gibi adlarla kayıt altına alıp üç-beş liralık kolonlardan vergisini tırtıklamaya uğraşan devletten, vatandaşı kaz gibi yolan fuhşu da kayıt altına almasını beklemek hakkımız.

    Madem tezgâh açmalarını engelleyemiyorsunuz, yer gösterin dükkân açsınlar, hiç değilse devlete vergi ödesinler. Yolunan kazların tüyünden devletimiz de payını alsın, bu kazanç hastanede yatan hastalara, kaz tüyünden yastık hizmeti olarak dönsün.

ADALET, KARGA, YILAN VE ÇOBAN

    Hoca efendilerin hutbeden inmeden önce okudukları bir ayet vardır. Önce Arapçasını sonra da Türkçesini okurlar. İş-güç derdi, dünya telaşesi cemaatin, Arapçasını dinledikleri bu ayetin Türkçesini sonradan merak edip öğrenmelerine fırsat tanımayacağı bilindiğinden ayetin Türkçe anlamı da sıcağı sıcağına Hoca Efendilerce cemaatin bilgisine sunulur.
   Sebep; sonradan ben görmedim, duymadım, haberim olmadı denmesin. Yüzlerce müminin şahitliğinde ayetin buyruğu cümle cemaate mevki, makam, meslek ve meşrep gözetilmeksizin deklare edilir. Tebliğ olunur, açıklanır ve bildirilmiş olur.
   ‘Şüphesiz ki Allah size adaleti…’  Arapçada ‘inne’ katiyet ve kesinlik bildiren kelimedir. Kesinkes, şeksiz-şüphesiz, muhakkak, katiyen anlamlarına gelir. ‘Şüphesiz ki Allah size adaleti, iyilik yapmayı, yakın akrabaya yardım etmeyi emreder. Azgınlığı, kötü işleri ve haddi aşmayı yasaklar…’ 
    Adalet yalnızca mülkün temeli değil aynı zamanda Allah’ın tüm inananları sorumlu tuttuğu bir davranış biçimidir. Allah adaletli olmayı yalnızca yargı mensuplarına has kılmamıştır. Öyle olsa hakimler, savcılar ve yargıçlar hitabıyla buyururdu.
   Her Cuma tekrar ediyor bu ayetin ve anlamının tebliğ edilmesi. Israrla ve üzerine basa basa…  Tüccar adaletli olacak, alıcı adaletli olacak, işveren adaletli olacak, çalışan adaletli olacak. Amir adil olacak, memur adil olacak. Hakkı gözetecek, hukuku çiğnemeyecek. Azgınlık etmeyecek. Paraya pula tapınıp ineği bırakıp sinekten yağ çıkarma çabasına girmeyecek.
    Patron emekçisinin hakkı olanı verecek, emekçi aldığının hakkını… Öğretmen adil olacak. Komutan adil olacak. Siyasetçi adil olacak. Ve adalet dağıtan yargıçlar da adil olacak.
    Haftada bir adaletli olmayı hatırlatıyor Hoca efendiler… Unutuyoruz demek ki… Ya da önemsemiyoruz. Üzerinde durup düşünmüyoruz belki de… Ayetin devamında ‘…O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor!’ diyor.
    Adaletin Sarayı yoktur. Onun hüküm süreceği, taht kurup yerleşeceği yer vicdanlarımızdır. Görkemli Adalet Sarayları, ihtişamlı binalar işlerin tamamen çığırından çıktığı zamanda devreye giren yerlerdir. Adalet dağıtır. Sulh etmese de sükûnu sağlar.  
    Zengine aşağıdan, fakire tepeden bakmak adalet değildir. Amire yalakalık, memura ağalık yapmak adalet değildir. Şahsi menfaatlerini her şeyden üstün tutmak adalet değildir. Birilerinin sırtına basıp yukarılara tırmanmak haddi aşmaktır, fenalıktır ve Allah, aşırılık edenleri sevmez. En tepeye çıktığını sandığı anda tepesi üstü en aşağıya düşürür.
    Kişisel çekişme ve rekabet adaletli olmayı engelliyorsa bu aşırılıktır, kötülüktür. Trafikte kabahatli olup, baskın çıkmak, hayasızlıktır, ahlaksızlıktır.
    Adaletli olmak ben Müslümanım diyen her kulun vazifesidir ve karınca kararınca herkes ezdiği karıncadan, kırdığı daldan sorumludur. İlla yargıç olmak gerekmez.
    İslam peygamberi; ‘Hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden mesulsünüz!’ buyuruyor. Komşunun tarlasında otlayan sürünüzün hesabı sizden sorulur. Yine engel olabilecekken sustuğunuz bir kötülükten, başkasına yapılan bir haksızlıktan devşirmeyi umduğunuz ikbal beklentisinden… Güttüğünüz gelen ağam, giden paşam mantığından… Bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesine biat etmekten sorumlusunuz.
     Oto tamircisi işinin hakkını vermeli. Boya badanacı işinin hakkını vermeli. Taksici esnafı fazla para almak için yol bilmeyeni dolandırıp durmamalı.
     Önce adil olmalı, sonra aynı adaleti herkesten beklemeli. Alacağına şahin vereceğine karga olunan bir adalet anlayışı, karga adaleti olur.
     Adalet rehberdir. Ve rehberi karga olanın vay haline… Onuruna da yazık, burnuna da… Gül koklamaya layık olan bir burnu kimsenin boka bulamaya hakkı yoktur! Allah onun da hesabını sorar.

    

ALDANMIŞ RUHLAR VE HEZİMET HAREKETİ!

            
    15 Temmuzda,  Türkiye tarihinin belki en uzun gecesi yaşandı. Bir karabasan, bir kâbuslar silsilesinde salalar ve nihayet sabah ezanıyla gece son buldu fakat korkular devam etti.
    Kendi savaş uçaklarımız, kendi tanklarımız kendi askerimiz zannettiğimiz kişiler marifetiyle bize rağmen semalarımızı, caddelerimizi işgal etti. Sabaha karşı meclise bombalar atıldı, darbeye karşı teyakkuza geçen vatandaşlara ateş açıldı… Bir cinnet hali sahneleniyordu adeta. Ne oluyordu ve daha neler olacaktı? Endişe, korku ve bekleyiş… Ara ara verilen salalarla vatandaş meydanlara çağrıldı ve çağrı milyonları yollara, caddelere ve meydanlara döktü. Milletçe bir büyük tehlikeye siper olduk. İnşallah tehlikeyi salimen atlatmışızdır.
    Aldanmış ruhların başvurdukları ve itildikleri son çare bu darbe girişimiydi. Genelkurmay Başkanı kayıptı, ordu komutanları kayıptı… Ve dört bir yandan çatışma, patlama haberleri akıyordu. Milyonlar endişe içinde bekleşiyordu. Mesele bir partinin değil bir milletin hayat-memat meselesiydi ve herkes sahiplendi, olması gereken de buydu.
    Yapılan bu kalkışma, ‘bir ölüm dalışı’ olabilir mi?   Aşamaları planlanmış, iyi koordine ve organize edilmiş bir darbe teşebbüsü müdür yoksa aceleye mi gelmiştir? Tehlikenin henüz tam olarak geçtiği kanaatinde değilim. Planlayıcılar her bir aşama için a, b, c seçenekleri üzerinde muhakkak kafa yormuşlardır ve belki z planı da dahil hazırda bekletmektedirler. İşi meclisi bombalamaya, halka kurşun sıkmaya ve komutanları rehin almaya vardırabilen bir kalkışmanın kolayca pes edebileceğini düşünmüyorum. Ve belki yaşadıklarımız yalnızca yaşanacak olanların bir mukaddimesidir. Gözünü bu derece karartabilen yapı, her şeyi yapabilir. Her bir ihtimali göz önünde tuttuklarını tahmin ediyorum. Ve yine dışarıdan da birçok devletin gizli desteğini arkalarına aldıkları fikrindeyim.
    Hipnozun etkisindeki aldanmış ruhlardan aklıselim bir davranış beklenemez. Yıllarca hipnotik telkinlere maruz kalmış bir akıl doğal seyrinde işleme yetisini yitirmiştir. Biat ettikleri zatın bir işaretiyle dünyayı ateşe vermekten bile sakınmazlar. Şuurlu ve bilinçli bir irade ortaya koymalarını beklemek beyhude bir bekleyiştir. Bir iş adamıydı sanırım; ‘ onun bir tebessümü için bütün malımı feda ederim!’ demişti ve gerçekten de bunu yapardı. Cennetin onun direktiflerine uymakta olduğuna iman etmiş olan bir yapıdan bahsediyoruz. Malından, canından ve her bir şeyinden ebedi alemde varacağını düşündüğü cennet için vazgeçebilir. O zatın ‘mehdi’ olduğuna katiyetle ve  tartışmasız iman etmiştir ve onun oluru olmadan ortaya koyacağı bir irade ebedi alemde kendisine ateş olarak döneceğine inanmıştır. Kur’an ayetleri ve hadisler dahi basit ve kasıtlı teviller yoluyla o ‘mehdi’ olduğu vehmedilen ve kayıtsız şartsız biat edilen şahsı teyit etmektedir. O sorgulanmaz söylediği her bir sözde yaptığı her bir fiilde bir hikmet olduğu düşünülür. Akli ve mantıki ve ilahi hiçbir gerekçe aldanmış ruhlar nezdindeki ‘mehdi’ olgusunu sarsamaz, tartışılır hale getiremez.
     Hiç kimse aldanmış ruhlardan gerçeklere aymasını beklemesin. ‘Mehdi’ olarak biat ettikleri şahsın sözleri onlar için Kur’an ayeti hükmündedir, girdikleri derin hipnoz onları dışarıdan gelen uyarıcılara tamamen kapatmıştır. Bu hipnozdan çıkmaları oldukça zordur. Çünkü bu trans halinde huzur bulduklarını düşünürler ve transtan çıkma düşüncesi onlar için korku dolu bir kâbus gibidir. İmanlarını yitirdiklerine ve ebedi alemde Yaratıcıya hesap veremeyeceklerine ve cehennemde yanacaklarına inanırlar. Bu sebeple yapılan hiçbir uyarı, engelleme, telkin ve tavsiye onları ‘hizmet’ ten vazgeçiremez. Vaz geçtikleri an yaşamın gayesine ve ulaşmayı umdukları cennete ihanet ettikleri sanrısında boğulurlar ve pek azı bundan salimen kurtulur.
     Millete tuzak kuranların hesap edemedikleri bir hesap var. Aldanmış ruhların teslimiyetlerini, adanmışlıklarını aşan bir büyük ve asla şaşmayan bir hesap var ki o da Allah’ın hesabı… Fedailerin maharetine, sadakatine duyulan itimadı boşa çıkaracak olan Allah’ın hesabıdır. Sade yaşamları içinde milyonları karanlığa gömmeye hevesli mihraklar ve çakma mihraplar el ovuşturmaya devam etsin. Sille-i Rahman ineceği yeri her zaman bilir ve asla mazlumu zalim elinde zebun etmez. Bize düşen ona sığınmak ve ikbalimize, istikbalimize sahip çıkmaktır. Bu, elde bayrak bir meydanı doldurmak bile olsa…

   ‘ Üzülmeyin ve gevşemeyin gerçekten inanıyorsanız üstünsünüz!’ Kim neyi hesap etmiş olursa olsun, hangi hainler hangi lobilerde neleri planlamış olursa olsun Allah bu imanlı milletin kaderini üç beş çapulcunun, bir avuç aldanmış fedainin eline bırakacak değildir. Şu an elimizden gelen tek şey meydanlardaki kalabalık içinde ‘biri’ olmaksa bile onu esirgemeyelim. Üşenmeyelim, gevşemeyelim… Gayret bizden başarı Allah’tandır!