15 Temmuzda, Türkiye tarihinin belki en uzun gecesi
yaşandı. Bir karabasan, bir kâbuslar silsilesinde salalar ve nihayet sabah
ezanıyla gece son buldu fakat korkular devam etti.
Kendi savaş
uçaklarımız, kendi tanklarımız kendi askerimiz zannettiğimiz kişiler
marifetiyle bize rağmen semalarımızı, caddelerimizi işgal etti. Sabaha karşı
meclise bombalar atıldı, darbeye karşı teyakkuza geçen vatandaşlara ateş
açıldı… Bir cinnet hali sahneleniyordu adeta. Ne oluyordu ve daha neler
olacaktı? Endişe, korku ve bekleyiş… Ara ara verilen salalarla vatandaş
meydanlara çağrıldı ve çağrı milyonları yollara, caddelere ve meydanlara döktü.
Milletçe bir büyük tehlikeye siper olduk. İnşallah tehlikeyi salimen
atlatmışızdır.
Aldanmış ruhların
başvurdukları ve itildikleri son çare bu darbe girişimiydi. Genelkurmay Başkanı
kayıptı, ordu komutanları kayıptı… Ve dört bir yandan çatışma, patlama
haberleri akıyordu. Milyonlar endişe içinde bekleşiyordu. Mesele bir partinin
değil bir milletin hayat-memat meselesiydi ve herkes sahiplendi, olması gereken
de buydu.
Yapılan bu
kalkışma, ‘bir ölüm dalışı’ olabilir mi?
Aşamaları planlanmış, iyi koordine ve organize edilmiş bir darbe
teşebbüsü müdür yoksa aceleye mi gelmiştir? Tehlikenin henüz tam olarak geçtiği
kanaatinde değilim. Planlayıcılar her bir aşama için a, b, c seçenekleri
üzerinde muhakkak kafa yormuşlardır ve belki z planı da dahil hazırda
bekletmektedirler. İşi meclisi bombalamaya, halka kurşun sıkmaya ve komutanları
rehin almaya vardırabilen bir kalkışmanın kolayca pes edebileceğini
düşünmüyorum. Ve belki yaşadıklarımız yalnızca yaşanacak olanların bir
mukaddimesidir. Gözünü bu derece karartabilen yapı, her şeyi yapabilir. Her bir
ihtimali göz önünde tuttuklarını tahmin ediyorum. Ve yine dışarıdan da birçok
devletin gizli desteğini arkalarına aldıkları fikrindeyim.
Hipnozun
etkisindeki aldanmış ruhlardan aklıselim bir davranış beklenemez. Yıllarca
hipnotik telkinlere maruz kalmış bir akıl doğal seyrinde işleme yetisini
yitirmiştir. Biat ettikleri zatın bir işaretiyle dünyayı ateşe vermekten bile
sakınmazlar. Şuurlu ve bilinçli bir irade ortaya koymalarını beklemek beyhude
bir bekleyiştir. Bir iş adamıydı sanırım; ‘ onun bir tebessümü için bütün
malımı feda ederim!’ demişti ve gerçekten de bunu yapardı. Cennetin onun
direktiflerine uymakta olduğuna iman etmiş olan bir yapıdan bahsediyoruz.
Malından, canından ve her bir şeyinden ebedi alemde varacağını düşündüğü cennet
için vazgeçebilir. O zatın ‘mehdi’ olduğuna katiyetle ve tartışmasız iman etmiştir ve onun oluru
olmadan ortaya koyacağı bir irade ebedi alemde kendisine ateş olarak döneceğine
inanmıştır. Kur’an ayetleri ve hadisler dahi basit ve kasıtlı teviller yoluyla
o ‘mehdi’ olduğu vehmedilen ve kayıtsız şartsız biat edilen şahsı teyit
etmektedir. O sorgulanmaz söylediği her bir sözde yaptığı her bir fiilde bir
hikmet olduğu düşünülür. Akli ve mantıki ve ilahi hiçbir gerekçe aldanmış
ruhlar nezdindeki ‘mehdi’ olgusunu sarsamaz, tartışılır hale getiremez.
Hiç kimse
aldanmış ruhlardan gerçeklere aymasını beklemesin. ‘Mehdi’ olarak biat
ettikleri şahsın sözleri onlar için Kur’an ayeti hükmündedir, girdikleri derin
hipnoz onları dışarıdan gelen uyarıcılara tamamen kapatmıştır. Bu hipnozdan
çıkmaları oldukça zordur. Çünkü bu trans halinde huzur bulduklarını düşünürler
ve transtan çıkma düşüncesi onlar için korku dolu bir kâbus gibidir. İmanlarını
yitirdiklerine ve ebedi alemde Yaratıcıya hesap veremeyeceklerine ve cehennemde
yanacaklarına inanırlar. Bu sebeple yapılan hiçbir uyarı, engelleme, telkin ve
tavsiye onları ‘hizmet’ ten vazgeçiremez. Vaz geçtikleri an yaşamın gayesine ve
ulaşmayı umdukları cennete ihanet ettikleri sanrısında boğulurlar ve pek azı
bundan salimen kurtulur.
Millete tuzak
kuranların hesap edemedikleri bir hesap var. Aldanmış ruhların
teslimiyetlerini, adanmışlıklarını aşan bir büyük ve asla şaşmayan bir hesap
var ki o da Allah’ın hesabı… Fedailerin maharetine, sadakatine duyulan itimadı
boşa çıkaracak olan Allah’ın hesabıdır. Sade yaşamları içinde milyonları
karanlığa gömmeye hevesli mihraklar ve çakma mihraplar el ovuşturmaya devam
etsin. Sille-i Rahman ineceği yeri her zaman bilir ve asla mazlumu zalim elinde
zebun etmez. Bize düşen ona sığınmak ve ikbalimize, istikbalimize sahip
çıkmaktır. Bu, elde bayrak bir meydanı doldurmak bile olsa…
‘ Üzülmeyin ve
gevşemeyin gerçekten inanıyorsanız üstünsünüz!’ Kim neyi hesap etmiş olursa
olsun, hangi hainler hangi lobilerde neleri planlamış olursa olsun Allah bu
imanlı milletin kaderini üç beş çapulcunun, bir avuç aldanmış fedainin eline
bırakacak değildir. Şu an elimizden gelen tek şey meydanlardaki kalabalık
içinde ‘biri’ olmaksa bile onu esirgemeyelim. Üşenmeyelim, gevşemeyelim… Gayret
bizden başarı Allah’tandır!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder