14 Şubat 2016 Pazar

SEVGİLİLER GÜNÜ MÜBAREK OLSUN!

   Her yıl olduğu gibi 14 Şubat Sevgililer Günü, Yurdumuzda ve yavru vatan KKTC’de, Türk-İslam aleminde ve umum ecnebi diyarlarında coşkuyla kutlanacak.
   Bu özel güne özgü ilanı aşklar, evlilik teklifleri, çıkma teklifleri ve yeniden sevgili olabilme dilekleri dile getirilecek, bir yastıkta kırk yılını devirmiş olan Hatice teyzeyle Osman amca da aşklarını tazeleyecek ve belki renkli, kokulu mum ışığında mükellef bir akşam yemeği, taze sıkılmış portakal suyu eşliğinde yeniden aşkın büyüsüne kapılıp dans edecekler.
   Aziz Valentin’ in çürümüş kemiklerinin olan bitenden hiç haberi olmayacak. Eski Roma aşıkları böylesi anlamlı bir güne belki hiç tanık olmadı. Miladi takvimin yazar, çizer beyin takımı ve emekçileri bilinçli ya da bilinçsiz olarak Şubat ayına yaptıkları noksan taksimatın rövanşının ay içerisindeki tek bir günde ziyadesiyle çıkarıldığını hiç bilemeyecekler. Günlerinden çalıp, ona 28 yevmiye öngören ve yıllık altı saatlik mesaiyi de dört yılda bir yevmiye olarak bu aya hibe eden zevat güdük ay Şubat vehmiyle, ışıklar içinde uyusunlar. Şubatı şimdilerde görseler yaptıklarının utancıyla insan içine çıkamazlardı.
   Genç kuşak için kutsal gün 14 Şubat. Aylar öncesinden harçlıklardan para biriktirmeler, maaşından tırtıklamalar ve sevgilisine alacağı hediyeye karar vermeler, kararsız kalmalar… Bir telaş, bir heyecan ki akla ziyan… Hanım kızlarda stresten sivilceler çıkarmaya, karnı ağrımaya ve hatta hasta olup yatağa düşmeye kadar varan bir ikilemler, üçlemler süreci… Hassas beyler dersine günler öncesinden hazırlandığı için pek fazlaca strese girmeden o sevgili 14 Şubat’a vasıl olurlar. Evcimen hanım kızlarda da ödevini vaktinde yapmış olan çalışkan ve sorumlu öğrenci sükuneti hakimdir. Fast foodçu tayfası ise yumurta kapıya dayanma hallerini en sancılı şekilde yaşayarak günün anlam ve önemine paralel nimetlere ve külfetlere nail olurlar.
   14 Şubat’ın kendisi için yalnızca günlerden bir gün olduğu kişilerde olağan yaşam belirtileri dışında her hangi bir sıra dışılık gözlenmez.
   Bu ehemmiyetli güne her yıl olduğu gibi yek girenlerde ise ulaşamadığı ciğere murdar deme saflığında bir iplemiyormuş havası egemen olur. Kader, talih ve şans onu bu günde de tek yazmıştır. Gün ola harman ola…
   Şeytanın bacağını bu sevgililer gününde kırabilme heveslileri ise 14 Şubat’a alternatif yazılacak kişiler listesinde (belki de listede tek kişi vardır) titiz bir eleme yaparak, seçeneği teke düşürür ve ona yazılabilmenin dahiyane yollarını ararlar. Şans belki de bu sevgililer gününde dönecektir ümidiyle kalpleri pıt pıt atar. Playboy ve playgirl  istidatlı olan taife ise seçenekler arasında oldukça zora düşer ve belki de e) hiçbiri şıkkında karar kılıp sükunetli bir sevgililer günü geçirirler. Yahut da en tırt tercihle  haşlanmış brokoli tadında bir gün geçirirler.
   Işıl ışıl mağazalar, süslenmiş vitrinler, camekanlar ve Allah Allah diyen esnaf hep bu günü bekler. Takıcısı, giyimcisi, kozmetikçisi, iç giyimcisi ve hatta ensesi kalın galericisi bile bu günü bekler. Uzaklarda tezgah açmış bir örümceğin ağına bile sinek düşüyorsa işlek yerdeki bijuteriye, kuyumcuya, gümüşçüye de elbet bir şeyler düşer. Tüketim çılgınlığı ile delirmeceler başlar. Çok mütevazisinden çok abartılmışına bir alış-veriş cereyan eder. Eşşek yüküyle parası olan eşşek yüküyle hediye alır. Çoban da çamsakızı alır. Kırmızı araba, kırmızı çorap, kırmızı don… Beyaz, ayı kadar bir panda, kız kadar bir ayıcık. Kalp şeklinde yastıklar, balonlar, kalp şeklinde çikolatlar... Kalpli kolye, künye, yüzük, ceket, kazak… Alınıp satılabilir ne varsa alınır ve satılır… Ekonomi can bulur, esnaf siftah yapar, avmler dolar taşar… Esnaf kazanır, tezgahtarın canı çıkar, maaşı çıkar… Hanım kızların yüzünde güller açar, beylerin kalbinden melekler uçar… Twetter aleminde sevgi sözcükleri, aşk nameleri dilden dile gönülden gönüle akar. Mesajların yoğunluğundan, inceliğinden, güzelliğinden akıllı telefonun aklı gider, klavyesi feleğini şaşar…
   Yorgunluktan anası ağlamış olan Ahmet usta 14 Şubatı unutur. Elleri bomboş yüreğinde bir sızıyla kapıyı çalar. Eşi Zehra imalı imalı bakar, surat sallar… Yemek, çay faslı tatsız geçer ve nihayet hanım hanımcık Zehra fırsatını bulur sorar: Hangi aydayız Ahmet?  Şubaaat!  Bugün kaç Şubat Ahmet? 14 Şubat!  14 Şubat nedir Ahmet?... Jeton düşer Ahmet perperişan olur…İçinden belki dışından nasıl unuttum bee, tuh anasını satayım diye eyvahlanırken hanım hanımcık Zehra bayramlık ağzını sakladığı bu özel gün için açar: öküzsün işte, öküüüz!

  14 Şubat’ın dinsel, milli ve manevi ananemizde her hangi bir yeri ve ehemmiyeti yoktur. Dini, milli ve manevi kültürümüze her hangi bir katkısı olmadığı gibi, onların kuyusunu kazmaya hevesli çağrışımları bolca taşımaktadır. Kanı delice akan genç kızları ve erkekleri olabildiğince çılgınlığa teşvik edici argümanlarla donanmış vaziyette bekliyor 14 Şubat…Esnaf gülsün, avmler gülsün, tezgahtar gülsün amma lütfen asil Müslüman kimliğini ağlatmadan!..  Ayşeler, Kezbanlar, Buraklar ağlamadan gülsün Sevgililer Günü.

13 Şubat 2016 Cumartesi

ALDATMA ŞAKASI

   Video paylaşım sitelerinde çok tıklananlara, bir aldatma şakası yerleşti birkaç gündür. Genç bir bayan, eşine yapacağı şakayı ve detayları paylaşıyor izleyiciyle. Sonrasında şakazede eş sahne alıyor, ortalık bir anda karışıyor. Küfürler, yumruklar şaka aktörlerinden olan en yakın arkadaşı buluyor. Ve nihayet genç bayan ‘şaka şaka, vallahi sana şaka yaptık aşkooom!’ müdahalesiyle ortamı yumuşatıp yatıştırıyor.
   Binlerce tık alıyor bu video. Gazete sayfalarında, internet haber sitelerinde kendine yer buluyor. Şakaya farklı bir boyut getiriyor. Video alemine yeni bir soluk ve renk katıyor. İzliyoruz, kızıyoruz, gülüyor ve geçiyoruz son olarak…
   Şakazede eşin nevri dönüyor, muhakeme yeteneği mefluç hale geliyor ve hayvansı(!) bir iç güdüyle eşiyle aynı yatakta yakaladığı kadim dostuna kafa, göz dalıyor… O kadar öfkeleniyor, o kadar kan beynine sıçrıyor ki en yakın arkadaşının çığlığını bile duymazdan geliyor!  Çalıyor yumruğu, basıyor tokadı… Ve mahcup kızcağız bir şeyler yapmak zorunda hissediyor. ‘Şakaydı, şaka yaptık sanaaa, anlasanaaa…’  Ve şakazedemiz esas oğlan; ‘sizin yapacağınız şakaya da, size deeee….biiip!’ diyor. Kıskanç eş şakayı kaldıramıyor, aşk dolu sevgi kelebeği hanım kız onun kalbini; ‘aşkooom, cicooom, bal kabağıııuuum…’ sözleriyle yeniden kazanıyor ve iş tatlıya bağlanıyor. Ve sosyal medyanın müzmin müdavimleri olarak bizler de bunu afiyetle yiyip köşemize çekiliyoruz.
   Onlar kendi açılarından hedeflerine tam onikiden isabet olmak koşuluyla ulaşıyorlar. Video sitelerine attıkları bu film, hatırı sayılır bir tıklanmaya ulaşıyor. Bu, ulaşılacak hedefin elle tutulur, gözle görülür bir neticesi. Bir de arka planda işleyen ulaşılmış hedefler var. Muhafazakar Türk toplumunda da bu türden şakalar yapılabilirmiş yargısı oluşturuluyor. Yarın öbür gün hayatın monotonluğuna biraz adrenalin katmak isteyen insanlar, eşlerine bu minvalde şakalar icra etmeye kalkarsa şaşırmayın. Ve bu şakalar kaka olduğunda da izleyin, gülün ve köşenize çekilin olur mu?
    Bu türdeki paylaşımlar toplumun genleriyle oynama girişimidir. Konunun aktörleri bunu belki eğlence olsun diye ortaya koydu. Fakat durum, hakikaten vahim bir durum. Bağımlıların, ‘altın vuruş’ olarak tabir ettikleri ölümcül dozda bir etki yapabilecek bir durum.
   Kıskanç eş en yakın arkadaşına, tekme- tokat dalacak kadar öfkelenmiş olacak, hanım kız onu zor bela sakinleştirecek ve burnundan solumakta olan kazak erkek, bu videonun sosyal medyada yayınlanmasına müsaade buyuracak! Yer misiniz?... Çoğunuzun yiyip üstüne su bile içtiğini biliyorum. Neyse sıkmayın canınızı… Olur böyle şeyler!  Bazı balıkları oltayla, bazılarını da ağla tutarlar… Sazan olmak başka şey onu da belirtelim bu arada…
   Hayvan belgesellerinde kavgalar dişisini paylaşamamaktan, ikinci olarak da pastayı paylaşamamaktan çıkar. İnsanlar aleminde olduğu gibi… İnsan düşünen bir hayvandır der bilim insanları… Tersten okursak düşünmeyen insan aslında bir hayvandır! Dişisini kıskanmayan bir tane hayvan bile yoktur. Topluma dayatılan kıskanmama üzerine kurulu söylemler insanı, hayvanın da gerisine atma çabasından başka bir şey değildir. Ahlaki yapıda çürümeyi idealize etmiş olan medya, internet ve bilumum yayın organları nezih toplumu kokuşturmaktan başka bir hedef gütmemektedir. Bunu görmek için bakmak gerekir, gördüğünü anlayabilmek içinse üzerinde kafa yormak, düşünmek gerekir.
   İzle, beğen, gül ve lüzum görürsen yorum yap ve geç!... Sıradaki gelsin ve sen aynı işlemi tekrarla… Düşünme, akletme, fikretme ve kıymetli, ceviz içine benzeyen o mübarek beynini sakın yorma!
   Ama şunu muhakkak yap ‘nikahsız ilişkileri özendiren dizileri biz istemiyoruz! Nerde bu devlet, nerde bu millet, nerde bu rtük!’ diye sosyal ağlarda feveran et! Erdem budur. Ne kadar çok paylaşım o kadar çok ses ve etki… Bir de bakmışsın rtük sesini duyar, tv kanalları imana gelir de Rabia Edeviyya filmi, kanallar arasında paylaşılamaz olur. Sema gösterilerinden ekranlar bembeyaz olur… Çağrı filmi, yeni versiyonuyla yeniden çekilir, bir dizi olarak tv kanallarında yayınlanmaya başlar…
   Heeeeey size diyorum… Cevize benzeyen en değerli nimete biraz şans tanıyın… O ahlakı bozan dizilerin reytingini tavana sıçratan ben miyim? Kimse istemiyor, herkes şikayetçi amma ne hikmetse reytingi de bu diziler kapıyor. Sen teşnesin ahlaksızlığa, kimse sana onu zorla izletmiyor ki. Kumanda senin elinde sen zırt pırt onları zaplayıp duruyorsan rtük ne halt etsin ha?

   Bir aldatma şakası geçti video aleminden… Bizi aldatıyorlar. Bir boynuzlama şakası izlediniz, kızdınız, güldünüz ve geçip gittiniz… Hele bir bakın o boynuzlar nereye gitmiş?

7 Şubat 2016 Pazar

LİNÇ KÜLTÜRÜ

    Bir pire için yorgan yakma çağındayız. Pirenin dini, imanı yok, her an her yerde zuhur edebiliyor. Bin bir emekle diktiğimiz el emeği, göz nuru, övünç kaynağımız yorganlarımıza dadanıyor. Kat kat yorgan, battaniye ve nevresim takımlarımız tehdit altında. Pirenin duru durağı yok. Yak yak yorgan bitecek, pirenin soyu kurumuyor.
   En özel, nadide yorganlar hain pireleri yok etmek adına ateşe veriliyor. İçimiz de sızlamıyor değil yakarken, lakin başka da bu illetten kurtuluşun çaresi yok ki… Acelemiz var, derhal karar vermeliyiz, pireyi küçümsersen diğer yorganlara da sıçrar.
   Tiz pireli yorgan yakıla ve dahi diğer yorganlara ibret ola, onlar dahi ayağını denk ala!
- İyi de hünkarım ambarda yorgan kalmayacak çul niyetine yere serilecek! İmdi boş lakırdı vakti değil bre çorbacı! sen bilmez misin pire kendi boyunun kırk katı sıçrar?…
   Ortaçağa avdet ettik. O döneme mahsus linç kültürünü biraz modernize ederek, ufak tefek rütuşlar yaparak şimdiye uyarladık. Çatlak sesler çıkaran, akordu bozuk, baba yadigarı bir sazı, dilinden bir anlayana göstermek yerine notaya, vuruşa ihanet etti diye öfkeyle parçalayıp çöpe atmayı marifet saydık. Bir pire, bir yorgan…  İsterse dünya yansın kimin umurunda… Hangimiz hatadan münezzehiz? Sıvası dökülüyor diye binayı dinamitleyip uçurmak akıl karı mı? Yakmaktan, yıkmaktan başka hal çareleri bulunamaz mı?
   Ülke devasa bir arena… Ne kadar kan, o kadar coşku ve tezahürat var. Vur vur! Öldür öldür! çığlıklarından yer gök inliyor. Eski bir siyasetçi sivri sözler ediyor. Ünlü bir şovmen tufaya düşüyor sonrasında özür de diliyor ama nafile… Linç kültürü kendini ikame etmekte direniyor. Vur vur… Öldür öldür! Bu muhteremin şöyle de hoş naiflikleri vardı, cana can katan bir gülüşü vardı, duruşu vardı, bir damlacık da hatırı vardı denmiyor ne hikmetse?…
   A101 ülkesi olduk, harca harca bitmiyor. Armudun sapı, üzümün de çöpü varmış diye ceviz kabuğundan bahanelerle insanları dışlayıp öncesindeki varlıklarını bir anda hiçliyoruz. İstikrarsız bir yüceltip, cüceltme biçimimiz var. Dün bey paşa, bu gün karşı köşe… Dün dış kapının mandalı, zurnanın son deliği, bu gün başımızın tacı, ruhumuzun ilacı… Bir söz ile en tepede, bir söz ile en dipte… Yorgan aynı, yastık aynı, hamam aynı, tas aynı, su biraz bulanmışsa durulur. Yorganı yakmak, hamamı yıkmak, tası da çöpe atmak mı icap eder?  
   Yıllardır elmasından, kayısısından, bademinden, eriğinden iştahla yediğiniz bağdan kurtlu birkaç meyve çıktı diye onu talan mı edersiniz?  Ne bu şiddet, bu celal? Tanrı’yla mı anlaştınız dilediğinizi iltifat, ikram ve hürmet cennetlerine koyuyorsunuz, dilediğinizi aşağılayıp, hıyanet, dalalet ve dışlanmışlık cehennemine atıyorsunuz? Bu kana susamışlık hangi Tanrı’ya kurban arayışının eseri? Harcamak bu kadar mı kolay? Duymasan, görmesen, bilmesen ne kaybedersin? Gülün hatırı varken, dikenin verdiği cefaya öfkelenip güle mi kıyarsın? Hani gülün güzelliği vardı, mest eden kokusu vardı, az biraz dikeni canını acıttı diye gülü koparıp atar mısın? Hani o bir renkti, hani ahenkti? Bu mu adaletin, bu mu çok sesliliğe tahammülün?
    Siyasetçiler sert konuşsun, sivri söylesin, ucunda ikbal var, istikbal var. Sanatçı dolsun, taşsın, isyanını haykırsın ucunda şan var, şöhret var, para var… Sen, ben ve biz mutedil olalım bize ne şan ne şöhret ne de servet var.

   Kraldan daha kralcı olma çabası bize onur bahşetmez, av peşindeki tazıya, tut deyince tutan zağara çevirir. İyisi mi biz efendiliğimizi bozmayalım böylesi daha iyi.

KEMİK AŞKI

     Yalan dünya gerçekten dönüyor. Bin yalanla, bin zıtlık içinde, güneşin etrafında var gücüyle ha bire dönüyor. Gündüz geceden kaçıyor, gece gündüzü kovalıyor. Mevsim normalleri bile şaşıyor. Şubat ayında erikler çiçek açıyor. Mart istikrarlı, kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır özelliğini hep muhafaza ediyor. Beni bilirsiniz yüzlerce yıldır aynıyım bende yalan da yok hilaf da diyor. Neysem oyum.
     Kaypaklık, istikrarsızlık, vasat bir çizgiyi tutturamama bir takım insanların yaşam biçimi olmuş. Dün yerden yere vurduğu biriyle bir bakmışsınız el ele kol kola, can ciğer kuzu sarması oluvermiş. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu… Keser dönmüş sap dönmüş ve her ne hikmetse hesap da dönmüştür. Gölgesine lanetler okuduğunun, şimdi eteklerine yapışmış halde görürsünüz bu kaypamış tipleri. Sırrı hikmeti nedir? Bir büyüye mi maruz kalmıştır, cin mi tasallut etmiştir de zatı şahanelerinin bu hallerine şehadet ediyoruz.
     Gölgesine kurşun sıktığına bu apansız muhabbet, bu yıldırım aşkı bir anda nasıl da peydahlanıverdi. Bu sevecenliğin sırrı ne ola? Tatile yolladığın insafın, vicdanın hangi kısa demde sılaya dönüş yolunu tuttu. Bu çark edişte bir bit yeniği mi, it yeniği mi yoksa yanlıştan dönme yiğitliği mi aramalı?  Akıl hafsala alır gibi değil. Dün karaydı bu gün ak kaşık mı oldu eteğine yapışıp, paçasına sıvandığın namlı adem?
     Felsefe yapmaya gerek yok. Çözdüm ben işi. Bebe ağlıyorsa ağzına bir parmak bal, it hırlıyorsa önüne bir çanak yal. Olayın özeti budur. Domestos, ace ve hatta arielin bile temizleyip paklayamadığını bir çanak yal, yağlı bir kemik pirü pak edermiş.
    İtin kapmazı, atın tepmezi olmaz demiş atalarımız. Fıtratında vardır hırlamak, havlamak ve punduna denk getirdi mi ısırmak. Suret değişse de siret değişmez. Dün maraba kapısında bekçilik eden ağa kapısına bağlanmakla itlikten azat olmaz. Yalı veren ister bağlar ister salıverir. At sahibine göre kişnediği gibi it de sahibine göre ürer. Tut der tutar, kap der kapar önünden kemiği, yalağından yalı eksik olmadıkça. İti olanın derdi de olur. İt olana dert olarak it olması yeter.
    Ahseni takvim sıfatında yaratılmış onurlu ve haysiyetli bir insan için bir köpeğin hasletlerine sahip olmak çok ağır bir yüktür. Dört ayaklıların tercihi olmayan bu kadere, iki ayaklı eşrefi mahlukat olarak nitelenen bir ademoğlu nasılda iştiyakla sarılır akıl karı değil.
    Parayı veren düdüğü çalar. Kemiği veren tasmanın ucunu tutar. Köpek olmak zor zanaat, kimileri hep bu en zor işlerin talibi.  İstidat ve fıtrat yatkınlığından olsa gerek pek de memnunlar hallerinden. Hayat felsefesi olarak benimsenmiş bir köpeklik sahibini rahatsız etmez. Dört ayaklı olanı itimat telkin etse de iki ayaklı olanın kimi ne vakit ısıracağı belli olmaz. İt yediği aşı da unutmaz taşı da unutmaz.

    Aşısı tam olmayan iti sokağa salan leşini çöpte arasın. Hayvanları sevelim. Koruyalım, besleyelim Hayvanlığa özenenlerden sakınalım. İnsan aklıyla hayvan fıtratı cem olunca neye muhatap olacağınız belli değildir. Taklitlerinden sakının!

2 Şubat 2016 Salı

BİZ ADAM OLURUZ

   Adam olmak, zor zanaat. Sen adam olmazsın, ben adam olmam, o adam olmaz, siz adam olmazsınız ve en son biz adam olmayız. Tekilden çoğula, bireyden topluma doğru sirayet eden ve geneli kuşatan bir yargı yaratıldı. Birkaç olumsuz örnekten, değişik sürümlerle klonlamalar yapılarak bir milleti bütünüyle saran ‘biz adam olmayız!’ temalı kanıda karar kılındı. Her menfi durumda, her olumsuz halde ‘biz adam olmayız!’ temasına yapılan vurgu, oluşan menfi durumu kallavileştirdi.
    Türk insanı değil mi... böyle işte. Biz adam olmayız, biz akıllanmayız. Her türlü dalga dalavere bizde… Falan feşmekan. Bir adama kırk gün deli dersen deli olur. Kırk yıldır biz adam olmayız diyorsak var sen hesap et adam olur muyuz, olmaz mıyız, olacağımız varsa da vazgeçmez miyiz? Biz adam olmayız diye diye geçip gitti yıllar. Elin oğlu aya çıktı biz henüz adam olabilmenin yollarını arıyoruz. Akıllı evler, akıllı telefonlar, akıllı arabalar yapılıyor biz daha, akıllı insanı var etmenin derdindeyiz.
    Sahiden biz adam olmaz mıyız? Adamlığın kriteri, şartları nelerdir? Adam olmaktan kasıt nedir? Adamlığın tarifi nedir? Adamlık nemenem bir mertebedir ki ne yapsak biz ona ulaşmakta acziyetimize yenik düşüyoruz. Biz adam olmaz mıyız? Alman mı adam olur, Çinli’mi, Amerika’lı mı yoksa İngiliz’ mi adam olur? Kürt adam olur mu?  Arap adam olur mu? Adam olmak hangi milletin, hangi meşrebin hangi ırkın tekelinde. Adam olmak şirketinin ortakları hangi milliyetin mensubudur?
    Biz adam oluruz. Kardan adam oluyorsa bizden de fevkalade adam olabilir. Adam olmak için gerekli donanımı Allah bizden esirgemiş değildir. Üzüm üzüme baka baka kararırmış. Adam olarak gördüklerimizi taklit etmekle yola çıkabiliriz mesela… Onlara baka baka adamlığı öğrenebiliriz. Elin adamı neyi nasıl yapıyor, adamlığı nasıl pratik hayatta işler hale getiriyor onu örnekleyebiliriz. Bu da bize adamlığın yolunu açar. Bir işe niyet etmek başlamanın yarısıdır, başlamak da bitirmenin yarısıdır dendiği gibi.  Önce hulusi kalp ile adam olmaya niyet edelim. Sonrasında da adamlığın gereklerini harfi harfine yerine getirmeye, adamlık tarifine sadık kalmaya çalışalım. Enfes lezzette şeyler çıkacağından eminim.
    Adamlık için gerekli malzemeler: bir tutam akıl, bir avuç vicdanlı yürek ve o hamuru yoğurmaya azmetmiş orta kuvvette bir bilek. Malzemeler tam olmalıdır ne eksik ne fazla. Bir tutam akıl önce vicdanlı yüreğin içinde kıvama gelinceye kadar bekletilir. Öfkeden, hırstan, art niyetten iyice arınıncaya kadar harmanlanır, inançlı bileğin yardımı ile iyice yoğurulur. Sabır, gayret, merhamet, insaf, hoş görü ve dürüstlük baharatlarıyla renkli ve güzel kokulu olması sağlanır. Adamlık servise hazırdır.
    ‘Komşusu açken tok yatan bizden değildir!’ Buyuran bir peygamberin müntesipleri adam olmayacak da kim adam olacak? ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır!’ Düsturuna inanan ve uyan değil midir hakiki adam? ‘Selamı yayın!’ Buyruğunun muhatapları nasıl adam olmaz? ‘Emaneti ehline verin, ilim Çin’de de olsa alın buyuran bir önderin peşindekiler mi adam olmayacak?
     İlk emri ‘oku’ olan bir dinin mensupları mı ‘biz adam olmayız!’ diyen? Biz adam oluruz. Her Cuma ‘Şüphesiz ki Allah adaleti, iyilik yapmayı akrabaya yardım etmeyi emreder…’ buyruğunu işiten insanlar mı adam olmaz?
    Biz bal gibi de adam oluruz. Adam olmaktan başka çıkış yolumuz yok. Bu deveyi güderiz ama bu diyardan gitmeyiz. Deve de bizim diyar da bizim ikisinden de vazgeçmeyiz. Önce niyet edelim. Kolları sıvayıp mutfak tezgahına dümen kıralım. Yalandan, dolandan ve talandan vazgeçelim. Adamlığa niyet edelim. Başkasını adam etme uğraşından vazgeçelim. Önce kendi adamlık hamurumuzu iyice kıvama gelinceye kadar yoğuralım. Ve ilk biz tadalım elimizle yoğurduğumuzu… Tat veriyor, iştah kabartıyor mu bakalım. Nesi noksan nesi fazla bir bakalım. Sonra ikram edelim eşe, dosta, ahbaba… Her ikram ikramı çağırır… Bizde adet böyledir dolu tabak boş gönderilmez!
   Selamın karşılığı selamdır, gülün karşılığı gül olmasa da gülücüktür. Sevgi sevgiyi getirir. Güzel söze güzel söz yarenlik eder. Rüzgar eken fırtına biçer. Ne ekersen onu biçersin.

   Biz adam oluruz. İş ki niyet olsun. İş ki gayret olsun. Dilde olanı gönüllerimizde de hissetmeye başladığımızda, -mış gibi yapmayı bıraktığımızda, hakkı tutup kaldırdığımızda, hakikati eğip bükmeden haykırdığımızda, kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmadığımızda… ‘Emrolunduğumuz  gibi dosdoğru olmayı hayat felsefemiz olarak tanımladığımızda… Köklerimizle övünmeyi bırakıp dallarımızdan meyve verebilmenin endişesini taşımaya başladığımızda… Biz adam oluruz… Özümüzde, ülkümüzde bu cevher her zaman taptaze olarak zaten var. Yeter ki niyet edelim.