Bir pire
için yorgan yakma çağındayız. Pirenin dini, imanı yok, her an her yerde zuhur
edebiliyor. Bin bir emekle diktiğimiz el emeği, göz nuru, övünç kaynağımız
yorganlarımıza dadanıyor. Kat kat yorgan, battaniye ve nevresim takımlarımız
tehdit altında. Pirenin duru durağı yok. Yak yak yorgan bitecek, pirenin soyu
kurumuyor.
En özel,
nadide yorganlar hain pireleri yok etmek adına ateşe veriliyor. İçimiz de
sızlamıyor değil yakarken, lakin başka da bu illetten kurtuluşun çaresi yok ki…
Acelemiz var, derhal karar vermeliyiz, pireyi küçümsersen diğer yorganlara da
sıçrar.
Tiz pireli yorgan yakıla ve dahi diğer
yorganlara ibret ola, onlar dahi ayağını denk ala!
- İyi de hünkarım ambarda yorgan kalmayacak çul
niyetine yere serilecek! İmdi boş lakırdı vakti değil bre çorbacı! sen bilmez
misin pire kendi boyunun kırk katı sıçrar?…
Ortaçağa
avdet ettik. O döneme mahsus linç kültürünü biraz modernize ederek, ufak tefek
rütuşlar yaparak şimdiye uyarladık. Çatlak sesler çıkaran, akordu bozuk, baba
yadigarı bir sazı, dilinden bir anlayana göstermek yerine notaya, vuruşa ihanet
etti diye öfkeyle parçalayıp çöpe atmayı marifet saydık. Bir pire, bir
yorgan… İsterse dünya yansın kimin
umurunda… Hangimiz hatadan münezzehiz? Sıvası dökülüyor diye binayı
dinamitleyip uçurmak akıl karı mı? Yakmaktan, yıkmaktan başka hal çareleri
bulunamaz mı?
Ülke devasa
bir arena… Ne kadar kan, o kadar coşku ve tezahürat var. Vur vur! Öldür öldür!
çığlıklarından yer gök inliyor. Eski bir siyasetçi sivri sözler ediyor. Ünlü
bir şovmen tufaya düşüyor sonrasında özür de diliyor ama nafile… Linç kültürü
kendini ikame etmekte direniyor. Vur vur… Öldür öldür! Bu muhteremin şöyle de
hoş naiflikleri vardı, cana can katan bir gülüşü vardı, duruşu vardı, bir
damlacık da hatırı vardı denmiyor ne hikmetse?…
A101 ülkesi
olduk, harca harca bitmiyor. Armudun sapı, üzümün de çöpü varmış diye ceviz
kabuğundan bahanelerle insanları dışlayıp öncesindeki varlıklarını bir anda
hiçliyoruz. İstikrarsız bir yüceltip, cüceltme biçimimiz var. Dün bey paşa, bu
gün karşı köşe… Dün dış kapının mandalı, zurnanın son deliği, bu gün başımızın
tacı, ruhumuzun ilacı… Bir söz ile en tepede, bir söz ile en dipte… Yorgan
aynı, yastık aynı, hamam aynı, tas aynı, su biraz bulanmışsa durulur. Yorganı
yakmak, hamamı yıkmak, tası da çöpe atmak mı icap eder?
Yıllardır
elmasından, kayısısından, bademinden, eriğinden iştahla yediğiniz bağdan kurtlu
birkaç meyve çıktı diye onu talan mı edersiniz?
Ne bu şiddet, bu celal? Tanrı’yla mı anlaştınız dilediğinizi iltifat,
ikram ve hürmet cennetlerine koyuyorsunuz, dilediğinizi aşağılayıp, hıyanet,
dalalet ve dışlanmışlık cehennemine atıyorsunuz? Bu kana susamışlık hangi
Tanrı’ya kurban arayışının eseri? Harcamak bu kadar mı kolay? Duymasan,
görmesen, bilmesen ne kaybedersin? Gülün hatırı varken, dikenin verdiği cefaya
öfkelenip güle mi kıyarsın? Hani gülün güzelliği vardı, mest eden kokusu vardı,
az biraz dikeni canını acıttı diye gülü koparıp atar mısın? Hani o bir renkti,
hani ahenkti? Bu mu adaletin, bu mu çok sesliliğe tahammülün?
Siyasetçiler
sert konuşsun, sivri söylesin, ucunda ikbal var, istikbal var. Sanatçı dolsun,
taşsın, isyanını haykırsın ucunda şan var, şöhret var, para var… Sen, ben ve
biz mutedil olalım bize ne şan ne şöhret ne de servet var.
Kraldan daha
kralcı olma çabası bize onur bahşetmez, av peşindeki tazıya, tut deyince tutan
zağara çevirir. İyisi mi biz efendiliğimizi bozmayalım böylesi daha iyi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder