7 Şubat 2016 Pazar

LİNÇ KÜLTÜRÜ

    Bir pire için yorgan yakma çağındayız. Pirenin dini, imanı yok, her an her yerde zuhur edebiliyor. Bin bir emekle diktiğimiz el emeği, göz nuru, övünç kaynağımız yorganlarımıza dadanıyor. Kat kat yorgan, battaniye ve nevresim takımlarımız tehdit altında. Pirenin duru durağı yok. Yak yak yorgan bitecek, pirenin soyu kurumuyor.
   En özel, nadide yorganlar hain pireleri yok etmek adına ateşe veriliyor. İçimiz de sızlamıyor değil yakarken, lakin başka da bu illetten kurtuluşun çaresi yok ki… Acelemiz var, derhal karar vermeliyiz, pireyi küçümsersen diğer yorganlara da sıçrar.
   Tiz pireli yorgan yakıla ve dahi diğer yorganlara ibret ola, onlar dahi ayağını denk ala!
- İyi de hünkarım ambarda yorgan kalmayacak çul niyetine yere serilecek! İmdi boş lakırdı vakti değil bre çorbacı! sen bilmez misin pire kendi boyunun kırk katı sıçrar?…
   Ortaçağa avdet ettik. O döneme mahsus linç kültürünü biraz modernize ederek, ufak tefek rütuşlar yaparak şimdiye uyarladık. Çatlak sesler çıkaran, akordu bozuk, baba yadigarı bir sazı, dilinden bir anlayana göstermek yerine notaya, vuruşa ihanet etti diye öfkeyle parçalayıp çöpe atmayı marifet saydık. Bir pire, bir yorgan…  İsterse dünya yansın kimin umurunda… Hangimiz hatadan münezzehiz? Sıvası dökülüyor diye binayı dinamitleyip uçurmak akıl karı mı? Yakmaktan, yıkmaktan başka hal çareleri bulunamaz mı?
   Ülke devasa bir arena… Ne kadar kan, o kadar coşku ve tezahürat var. Vur vur! Öldür öldür! çığlıklarından yer gök inliyor. Eski bir siyasetçi sivri sözler ediyor. Ünlü bir şovmen tufaya düşüyor sonrasında özür de diliyor ama nafile… Linç kültürü kendini ikame etmekte direniyor. Vur vur… Öldür öldür! Bu muhteremin şöyle de hoş naiflikleri vardı, cana can katan bir gülüşü vardı, duruşu vardı, bir damlacık da hatırı vardı denmiyor ne hikmetse?…
   A101 ülkesi olduk, harca harca bitmiyor. Armudun sapı, üzümün de çöpü varmış diye ceviz kabuğundan bahanelerle insanları dışlayıp öncesindeki varlıklarını bir anda hiçliyoruz. İstikrarsız bir yüceltip, cüceltme biçimimiz var. Dün bey paşa, bu gün karşı köşe… Dün dış kapının mandalı, zurnanın son deliği, bu gün başımızın tacı, ruhumuzun ilacı… Bir söz ile en tepede, bir söz ile en dipte… Yorgan aynı, yastık aynı, hamam aynı, tas aynı, su biraz bulanmışsa durulur. Yorganı yakmak, hamamı yıkmak, tası da çöpe atmak mı icap eder?  
   Yıllardır elmasından, kayısısından, bademinden, eriğinden iştahla yediğiniz bağdan kurtlu birkaç meyve çıktı diye onu talan mı edersiniz?  Ne bu şiddet, bu celal? Tanrı’yla mı anlaştınız dilediğinizi iltifat, ikram ve hürmet cennetlerine koyuyorsunuz, dilediğinizi aşağılayıp, hıyanet, dalalet ve dışlanmışlık cehennemine atıyorsunuz? Bu kana susamışlık hangi Tanrı’ya kurban arayışının eseri? Harcamak bu kadar mı kolay? Duymasan, görmesen, bilmesen ne kaybedersin? Gülün hatırı varken, dikenin verdiği cefaya öfkelenip güle mi kıyarsın? Hani gülün güzelliği vardı, mest eden kokusu vardı, az biraz dikeni canını acıttı diye gülü koparıp atar mısın? Hani o bir renkti, hani ahenkti? Bu mu adaletin, bu mu çok sesliliğe tahammülün?
    Siyasetçiler sert konuşsun, sivri söylesin, ucunda ikbal var, istikbal var. Sanatçı dolsun, taşsın, isyanını haykırsın ucunda şan var, şöhret var, para var… Sen, ben ve biz mutedil olalım bize ne şan ne şöhret ne de servet var.

   Kraldan daha kralcı olma çabası bize onur bahşetmez, av peşindeki tazıya, tut deyince tutan zağara çevirir. İyisi mi biz efendiliğimizi bozmayalım böylesi daha iyi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder