28 Haziran 2015 Pazar

YOLLAR, KÖPRÜLER VE DAYILAR

     

Toplu yaşam içerisinde statü ve otorite boşluğuna hiç bir zaman yer yoktur. Doğru ya da yanlış bir yerleşim ve uygunsuz bir konumlanma olsa bile bir boşluktan söz edilemez.
Mescitlerde cemaate vaktin namazını edaya önderlik edecek bir imam efendi, ibadet edecek bir kaç mü'min olduğu sürece nuhakkak vardır. Devletin vazifelendirdiği bir görevlinin olmadığı hallerde ise kullar, aralarından birini imamlık etmesi için öne sürerler ve vakte ait namaz o kişinin imametinde eda edilir. Bazen de imamlık etmeye istekli biri öne çıkar ve görevli imamın yokluğunu hissettirmez, cemaat-i müslimin her hangi bir hüsn-ü kuruntuya fırsat bulamadan dini vecibesini yerine getirir. Namaz sırasında saflarda oluşan gedikler, geri saftakilerce muhakkak doldurulur. Toplu halde namaz kılmanın usulü budur.
Mahalle muhtarsız, belediye başkansız ve sınıf dahi öğretmensiz kalmaz. Bir büyük ülke dahi liyakatine bakılmaksızın başsız kalmaz. Ordu komutansız, aile reissiz, sürü çobansız kalmaz. Bir karış vatan toprağı sahipsiz , bayrak direksiz, kayık küreksiz kalmaz. Ülke bayraksız, minare ezansız kalmaz. Yol varsa yolcusu da vardır. Han varsa hancısı da olacaktır. Gemi kendi başında su üzerinde durmasını bilir de kendi başına dümen çevirip menzile gidemez, illa bir dümencisi illa bir kaptanı vardır. Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler, hem koyunun yerini aldığından iltifata mazhardır ve hemde sakalı bulunduğundan hürmete şayandır.
Yollar uzar gider bazen bir vadiden, yahut dereden geçmek zorunda kalır. Bu defa köprü devreye girer ve yola uzayıp gitme şerefini bahşeder. Köprü yola, yol yolcuya hizmet eder. Yolun tıkandığı, çıkmaza girdiği arazi yapılarında köprüler imdada yetişir. Hayat virajlarla, yollarla ve köprülerle örülüdür. Engeller, engebeler, dik yamaçlar ve zorlu yollar çıkar karşımıza zaman zaman hayat yolculuğunda... Bazen dolambaçlı yollar çok yorucudur. Köprüden geçmek derenin dar boğazını bulmaktan çok daha pratik ve akılcı gelir. Köprüye karşı olumsuz, menfi bir fikir taşımasanız da geçmek zorunda olmanız sizin bir zaafınız olarak köprü başında bekleşenlere güç bahşeder. Köprüye yolu düşen, köprü başında bekleyeni, onu öz malı gibi sahipleneni mutlak görecektir. Ona selam vermeden o köprüden geçip gitmek mümkün değildir. Gözünü üzerinde hissettiğiniz bu zata bir gülücük atıp, hal hatır sormanız ve taltife boğmanız elzemdir. Bazen amca dersiniz, bazen abi dersiniz ve bazen de dayı dersiniz. Karşınızdaki köprü sakinine onun nabzına, yüzünün aldığı ifadeye uygun hitaplarda ve reveranslarda bulunursunuz. Köprü onun tapulu malı değilse bile kader onu orada meskun kılmıştır ve siz onun varlığını görmezden gelemezsiniz, elinizi kolunuzu sallaya sallaya o köprüden geçip gidemezsiniz. İlla bir mukabelede bulunacak, saygı ve hürmet ifade eden tatlı, hoş onun yağlarını eritecek sözler söyleyip gönlünü alacaksınız. Velev ki saygıya ve hürmete layık olmasın... Velev ki Abdurrahman Çelebi olsun. Gerekli prosedürleri yerine getirmekte yavaş ve isteksiz kalırsanız, uyuşuk davranır, saygı ve hürmette, yol ve yordamda, usul ve erkanda kusur ederseniz köprü sakininin ceberrut, cevval ve tavizsiz muamelesine maruz kalırsınız. 'Hoop hemşerim nereye?..' Onca yolu tepip gelmişsiniz. Bunca mesafeyi katetmişsiniz...Geri dönüp gitmek akıl karı değildir. Köprüyü kullanmaktan başka hiç bir alternatife sahip değilsinizdir. Sen de kim oluyorsun ulan! Deme şansına ve ayrıcalığına sahip değilsinizdir. Ya onca verdiğiniz emek heba olup gidecek ya da köprü sakinine şirin gözüküp işinizi halledeceksiniz 'Ahh dayıcığım, yol yorgunu, hayat bezgini yordam fakiriyim...Bir an dalmışım zat-ı ali cenaplarınızı nasıl oldu da kör olası gözüm farketmemek gibi bir gaflete düştü....Uzatın o mübarek elinize konduracağım bir küçük buse ile günahkar dudaklarım şeref bulsun. Lütfunuza, ikram ve ihsanınıza ne kadar da muhtaç ve mecburum bir bilseniz...Kusurumu bağışlayın ne olur, siz büyüğümüzün gölgesinde gölgelenmeme müsaade buyrun, yüceliğinizle şu benim aciz hallerime merhem olun...Siz ki yolda kalmışların kadim yol göstericisi, acizlerin sığınağı, evsizlerin barınağı, gönüllerin sultanısınız...Bahşetmek, lutfetmek sizin şanınızdandır. Lutfedin efendim!...


      Yollar ve köprüler...Köprüler ve köprü başındakiler...Ne kadar köprü o kadar dayı... Yolun uzunsa geçeceğin köpründe çoktur. Köprün çoksa bir o kadar da dayın olacaktır. Her geçtiğin köprüde ardında gözü yaşlı gönlü yaslı bir dayını geride bırakmış olduğunu sakın aklından çıkarma.. Bir de düşün sana da dayı diyen birileri var mı acaba?...Kimlerin yeğenisin, kimlerin dayısısın? Tanımadığın birileri sana dayı demeye başlamışsa işkillen bence. Bir köprü başına da sen kurulmuşsun...Onca yolu tepmene sebep dayı olmak idiyse tebrikler, artık sen de dayı oldun sevinebilirsin!

PARA TANRISI VE CENNET



Yüce Allah insanı en güzel şekilde yarattı ve onu yeryüzünde kendisine halife kıldı. Ve buyurdu ki: 'Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.' İlkin insan Yüce yaratanın buyruğunu kabullendi ve ona bende oldu...Sonra sonra eşyayı tanıdı, icatlar yaptı, keşiflerde bulundu. Her bir nesnede yaratıcıdan bir iz buldu...Başta önemsedi... Olağanüstü, hayret verici ve mucizevi olarak nitelediği bu emareler onu kulluğa yöneltti...
Yasak meyvenin öz suyu dişlerine dokunup , tadını damağında hissetmesiyle işin rengi değişti. İlk başkaldırı, ilk isyan cennetten çıkarılmayı netice verdi...Ademoğlunun öyküsü, macerası bir küçük ısrıkla başladı...Pişmanlığı ,kaybettiği cennet yaşamını bir daha asla geri getiremedi. Toprağı işlemeye, avlanmaya ve yaşam savaşı vermeye başladı...Armut piş, ağzıma düş zamanları fi tarihine karıştı. Kavimler, kabileler, ırklar halinde yeryüzüne saçılıp, dağıldı insanlar...Fertler arası ilişkiler, kavimler arası ilişkiler kuruldu. Alış-veriş, savaş-barış süreçleri yaşandı. Hz Adem'den yüzlerce yıl sonra paranın icadı ilişkilere ve ticarete yeni bir boyut , farklı bir soluk getirdi. Paranın mucitleri ticari ilişkilere kolaylık olsun fikriyle ortak bir değer oluşturmak için bu işe girişmişlerdi. O çağlarda bir yaratılmış olarak kendilerinden binlerce yıl sonra gelecek olan nesillerin tapınacağı bir tanrı var ettiklerini hayal dahi edemezlerdi...
Yaratıcı insanı kendisine kul olması için yarattı...Kul, parayı icat etti...Sonraki kullar ise onu yüceltti, kutsadı ve tapınılacak bir tanrıya dönüştürdü. -'Ancak bana kulluk etsinler!' buyruğu zamanın ademlerinin vicdanlarında işitilmez yankılar olarak kaldı. Para Tanrısı, hükümranlığı ele geçirdi. Günün yirmidört saatinin ekser kısmı Para Tanrısı'na ibadetle ya da onun ihtişamlı krallığını tefekkürle geçiyor. Onun azametine kullar boyun eğiyor, kudretine hayran oluyor. Gaflet anında tevbelerle, fazla ibadetle Para Tanrısı'ndan af dileniyor. Onu bulan diğer kaybettiklerine ehemmiyet vermediği gibi daha fazlasına nail olacağının hülyalarına dalıyor...Onu yitiren hayata küsüyor, iflah olmaz dertlere düçar oluyor. Kimine bir adım, kimine bin adımla mukabele ediyor Para Tanrısı...Kimine de bu da benim bir kulum deyip dönüp bakmıyor bile...Kimileri gece gündüz abid ve zahid Para Tanrısı'na karşı oldukça mazbut ve muhabbetli...Kimileri biraz laçka ve fasık ve hatta tanrı tanımaz halde.
Kulların parası olduğu gibi paranın da kulları var. Kulun mu parası çoktur yoksa paranın mı kulu çoktur bunu bilemeyiz. Açık seçik ve net olan bir gerçek varsa dillendirilmese de Para Tanrı'sı toplumsal kabullenişe mazhar olmuş bir olgudur. Onun kudretine ram olmuş milyonlarca halk yığını, ülkeler, medeniyetler ve kıtalar mevcut. Yiten bunca değere karşın Para Tanrısı kudsiyetini günbegün pekiştiriyor. Takvası nispetinde kullar fevc fevc kendini paralarcasına mabedlerine akın ediyor. Fahişe iffetini onun için hiçliyor...Evlat babasını onun için kesip kurban ediyor. Siyasetçi ona mazhar olmak gayesi ile gecesini gündüzüne katıyor. Üfürükçü hocalar, hokkabazlar onu elde edebilmek arzusuyla şaklabanlıklar sergiliyor...Para el kiri olmaktan baş tacı olmaya terfi ettiriliyor...Hayat- memat ona olan muhtaciyete bina ediliyor.
Para en züğürdünden, en milyarderine her bir kulun dilinde vird olmuş...Para para para!... diye buyuran zat-ı meşhur yüzlerce yıl evvel o tanrıyı haber verip işaret etmekteymiş meğer. Şimdiki hallerimizi görse alaylı alaylı bakıp küçümser bir edayla -ne oldu... dediğime geldiniz mi ? Derdi.
Kefenin cebi yok, kefen parası var!...Paranın dini, imanı yok Para Tanrısı var!...Herkes cürmünce tapınıyor...Onun namına alıyor,satıyor, ekiyor biçiyor...Söylüyor,susuyor...Onun namına savaşıyor onun namına sevişiyor. Para için sevmek ve para için buğzedip kinlenmek... İşte Para Tanrısı'nın sadık kullarının zühdde zirvesi...
Para Tanrısı'nda kulları cezbeden , onların ruhlarına tesir eden ,onları böylesine tapındırıp kendisine ram eden kudretin esrarı nicedir ve nerden gelmektedir?...Para Tanrısı peşin çalışır...Ferah bir ev, lüks bir araba, manken gibi gibi bir eş, rüya gibi bir tatil, cennet gibi bir hayat...Sosyal yaşamda nüfuz ve itibar.... Ve daha nice nice nimetleri ölmeyi beklemeden, sorguya suale çekmeden, meşru-gayrimeşru ayrımı yapmadan en akıllıca ve en çok abid olan kurnaz kullarına peşin peşin sunar...Felaha ermiş bu kullardan mülhem aynel yakin peşin cennete şahit olan diğer kullar da imana gelir ve Para Tanrısı'na rücu eder...Ardından rüku ve ardından secde ile onun rızasını kazanmaya ve ondan gelecek cennet hayatının hayaline dalmaya başlar..

Allah'ın kulları, veresiye cenneti Para Tanrısı'nın peşin cennetine karşılık satarlar, Allah'a karşı olan vazifelerinden feragatla Para Tanrısı'nın buyruğuna hevesle girerler...Ve Para Tanrısı Yüce Yaratandan aşırdığı kullar eliyle kendi hükümranlığını pekiştirir. İnkarında peşin cehennem, ihyasında peşin cennet vaadi her bir kulun ruhunun derinliklerinde yankı bulur...

9 Haziran 2015 Salı

LEBLEBİ

     Ülkeyi yangın yerine çeviren terör belası ve yürek yakan şehit cenazelerinde yükselen ağıtların gölgesinde Ak Parti Kongresi yapıldı. Sayın Davutoğlu yeniden genel başkan seçildi. Kürsüye çıktı ve hararetli bir konuşma yaptı esti, gürledi… Vatana, millete ve memlekete hayırlı olsun!
      Başbakan neler söyledi, hangi konulara değindi ve neye vurgu yaptı?... Merak etmedim, dinlemedim… Ertesi gün bir iki gazeteden edindiğim bilgiler ışığında Sayın Başbakan’ın olağan bir nutuk irad ettiğini ve yeni şeyler söylemediği izlenimini edindim. Ses tonunu yükseltmek heyecanı ve coşkuyu yükseltmeye kafi değildir, yeni bir şeyler de söylemek gerekir… Turşuluk sarımsak satan sokak satıcısı belki daha çok ilgi uyandırıyor, heyecan yaratıyordur… Önümüz kış ve turşu kurmanın mevsimi… Yahut Ayaş domatesi, kurutmalık biber, patlıcan satan işportacının yükselttiği ses, ünlediği nidalar daha da lazımdır bize ve ilgimizi çeker… Yeni bir seçimin arefesindeyiz. Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan rüzgarı bu defa Ak Parti yelkenlerini şişirmeye yetmeyebilir. Seçmen, nükseden terör olayları, trübülansa giren ekonomik dengeler sebebiyle Ak Parti’ye doğru dümen kıracaktır inancı boş bir beklentiye dönüşmeye namzettir. Anketlerin her zaman yanılma payları vardır ve bu pay çantada zannedilen kekliği dağın yamacında kanlı canlı görmek kadar büyük bir yanılma payıdır. Seçmen niçin filan partiye oy verdi demek yerine niçin bize oy vermedi demek gerekir. Şunu yaptık, bunu yaptık artık daha ne yapalım demek yerine işte şunları da şu şekilde yapacağız demeli… Muhalefetle atışmak alkış toplar ama oy toplamayabilir… Muhalefete gidecek olan oylara da ihtiyaç vardır…
     Türkçe konuşalım… İşsizlik sorunu için planınız nedir? Gelir dağılımındaki adaletsizliği nasıl halledeceksiniz? Yazboz tahtasına çevrilmiş milli eğitim için öngördüğünüz iç açıcı ve tatmin edici bir fotoğraf çizebilir misiniz? Yolsuzlukların önüne geçmeyi düşünüyor musunuz? Asgari ücretli için bir lütufta bulunmak planlarınız arasında var mı? Etin kilosunu kaçtan vereceksiniz? Hızlı trene binemeyen vatandaş için bir A , B, C planınız var mı?... Kentsel dönüşümleri rantsal dönüşüme çevirmemeyle ilgili bir vizyon ortaya koyabilecek misiniz? Aday belirlerken liyakata mı bakacaksınız, cukkaya mı, şöhrete mi? Aday belirleme kriteriniz nedir? Partiye bağış yapamayacak durumdaki garipten, gurabadan da adaylarınız olacak mı? Dünün gelen ağam giden paşamcılarına vitrinlerinizde ne kadar yer vereceksiniz? Rüzgar gülü gibi bir o yana bir bu yana yalpalayanlar için ne kadarlık bir kadro belirlediniz? İş takipçileri için kaç kadro belirlenecek? Bal tutanlar ve parmak yalayanların grubunuzun yüzde kaçına tekabül etmesini öngörüyorsunuz? Sende mi Brütüs için bir kontenjan ayrımı yapılmış mıdır? Şak şakçılar ve tamtamcılar için belirlenen statü öncelik sıralamasında hangi hanede yer alacak? 
     Kamu kurumlarındaki israfın önüne geçmeyi düşünüyor musunuz? Üniversitelerin yaptığı harcamaları incelemek gibi bir fikriniz var mı? Tüyü bitmemiş yetimler için müjdeniz var mı? Belediyelerle ilgili bir neşter planı var mı? Köşe başlarını tutmuş baronlar için bir müdahaleniz olacak mı? Küçük esnafı bankaların elinden kurtarabilecek misiniz? Suriyeli mültecileri, Almanya gibi kayıt altına almayı düşünür müsünüz? Artan konut fiyatları ve kira artışları aylık ve yıllık enflasyon hesaplamalarında yer almakta mıdır? Arsa vurgunları ve imar oyunlarıyla loto tutturanlar için bir sürpriziniz olacak mı? Yerel yönetimleri mercek altına almayı düşünüyor musunuz? Adalet mülkün temeli olacak mı? Torpilin önüne geçebilecek misiniz? Yalakalara, bakış açınız nedir? Ne vaat ediyorsunuz? Yan gelip yatanla çalışanı ayırt edebilecek misiniz?
     Söylenecek söz çok... Terör belasından bu kararlılık devam ederse kurtulmamız yakındır. Başlatılmak istenen kargaşa ve iç savaş akl-ı selim vatandaşlar sayesinde boşa çıktı. Siyasiler yeni söylemlerle karşımıza çıkmak zorunda. Terör bittiğinde, huzur ortamı sağlandığında fakir, fakrini farkedecek ve sosyal ayrışma avaz avaz kendini haykıracak. Bolluk içinde yüzen binlercenin yanında zorluk içinde boğulan yüzbinlerce insanın hal-i pür melali ufku karartacak. Buna hazır mısın Türkiye?!... Şimdi ortak acılarımız var toprağın bağrına defnettiğimiz fidanların ızdırabıyla kenetlendik ve bayrak gölgesinde buluştuğumuz yegane sembolümüz… Zepzengin adamla fasfakir adam beraber yürüyor bu yollarda, beraber ıslanıyor yağan yağmurda… Lakin zengin adam deniz kıyısında keyfi güneşlenip yanarken garip adam ekmek parası için sıcağın altında ter döktüğünü farkettiğinde beraber yürünen yollar ve beraber ıslanılan yağmur anlamını yitirecek!
     Adalet adalet illa da adalet… Cesareti olmayanın adaleti olmaz! Var mısınız adaletli olmaya?... Cesaretiniz var mı babalara dokunmaya?…Küçük tanrıları kırıp atmaya?…Hakkı tutup kaldırmaya?... Varım diyorsanız buyurun yolunuz bahtınız açık olsun!.

6 Haziran 2015 Cumartesi

NECATİ' NİN TELEFONU VE DEMOKRASİ AYİNİ!

     Demokrasicilik oyununun son kertesindeyiz. Ak koyun kara koyun yakındır aşikar olacak. Trübünler hınca hınç coşkulu kalabalıkların, taraftarların tezahüratlarıyla yankılandı. Liderler esti gürledi, coştu söyledi...Yirmi bir yaşında askerliğini yeni bitirmiş organize sanayiinde bin lira maaşla işe başlamış olan Necati de o kalabalığın arasında ünleyenlerden biriydi...
Tuttuğu takımın birinci gelmesini yürekten istiyor, Yüce Yaratana onların Galip gelmeleri için el açıp niyazda bulunuyordu. Hele, Liderim dediği kişi kürsüye doğru yönelip gözlerini kalabalığa gezdirmeye başladığında huşuya kapılıp, cezbeye tutuluyordu...-İşte ordu işte komutan! -Öl de ölelim , vur de vuralım! boğazı yırtılırcasına haykırıyordu. Bir ara Allah, Kitap sözlerinin geçtiği konuşma esnasında duygulanıp elinin tersiyle gözlerini sildiğine şahit oldum. Ara ara onun da bu coşkun insan denizini süzdüğünü ve yüz ifadesinden takımına gösterilen rağbetten oldukça sevinç duyduğunu gözlemliyordum. Necati kendini kaptırmış gidiyordu...Trans halindeydi...Başka bir boyutta, başka bir alemde yeryüzünü temaşa eder halde kendi varlığından ve gerçekliğinden sıyrılmış bir vaziyetteydi... Bu,dört yılda bir tekrarlanan bir ay kadar süren demokrasi dininin filanca tarikatının bağlılarının toplaştığı bir ayindi...Ve kalabalık insan denizi huzur bulmuş, sükuna ermiş ve sürura vasıl olmuş olarak fevc fevc ayinin bitişiyle alanı terketmeye başladı....
Bir gözlemci olarak orada bulunuyordum. Ve ilgimi en çok çeken bu gençle konuşmak ihtiyacıyla yanına sokuldum. Kendimi tanıttım ve sakıncası yoksa kendisini tanımayı istediğimi beyan ettim. Beni kırmadı ve ara sokaklardan birinde bir kafeteryada konuşmamızı sürdürdük. İsminin Necati olduğunu, dört kardeşten en büyüğü olduğunu, dört ay önce askerden geldiğini ve üç aydır da sanayide, bir firmada bin lira maaşla çalışmakta olduğunu, işinin epeyce yorucu olduğunu ama ekmek parası için çalışmak zorunda olduğunu, babasının senelerdir inşaatlarda çalıştığını pek fazla sigortalılık süresi olmadığı için emekli olamadığını ve 52 yaşından sonra, bir inşaatın 7/24 bekçiliğini 1200 lira maaş +sigortaya yapmak zorunda olduğunu çaylarımızı yudumlarken sohbet havasında öğrendim. Diğer üç kardeşi okula gidiyormuş. Annesi haftada iki gün Ümitköy'de bir zengin hanımın villasına 80 lira yevmiyeyle temizliğe gidiyormuş. Lise sonda okuyan kardeşi ve lise birinci sınıftaki kardeşi okula servisle gidip gelmek zorundaymışlar ve her ay 380 lira servis parası veriyorlarmış. Allah'tan yedinci sınıfa giden kardeşinin okulu eve yakınmış. Evleri Filanca mahallesinde bahçe katındaymış 325 lira kira veriyorlarmış. Lise sondaki kardeşinin biriken dershane borcunu kapattıklarında rahata ereceklermiş. Bir ara telefonu çaldı Necati'nin...-Pardon abi kusura bakma dedi elini cebine attı, son model dev ekran, pek afilli bir telefon çıkardı, gelen mesajmış, hemen bakıp tekrardan cebine tıkıştırdı. Şaşkın bakışıma o da -Ne oldu abi der gibi bir bakışla karşılık verdi. Ben de eveleyip gevelemeden , söylemem gerektiğini zanettiğim ve bir çok insanın da söyleyebilmeyi içinde bir uhde olarak saklayıp barındırdığı o beylik lafını söylemek için zemin arayışına mahsup; - Telefonun pek güzelmiş, kaç para bu alet? - Abi kampanyadan aldım aylık 60 lira taksitle... Birazcık salvomu boşa çıkmış hissettim ama yine de söylemem gerekeni söyleyecek ve içimde bir sızı olarak kalmış olan o lafı cuk diye olmasa da yerine oturtacaktım. Toparlanmak için şöyle bir – hımmm! Dedim. Ve başladım.- Yarım saattir seninle sohbetteyiz Necati...Söyleyeceklerime lütfen darılıp, gücenip, sakın alınma!... -Tabi abi estağfirullah buyur!...Şimdi ; de bakalım totalde senin bu makinenin fiyatı kaç lira? Yani bir cep telefonu mağazasından ben bunu almaya kalksam ne kadar öderim?... Gözlerimi gözlerine diktim ve görmeyi istediğim o suçluluk bakışını bizzat müşahede ettim. Yüz renginin pempeye çaldığını, dudaklarının titremeye başladığını ve hatta nefes alıp verişindeki ritim değişmesini bile farkettim. Mahçup ve suçlu bir ifadeyle, kısık ve titrek bir ses tonuyla - 1750 lira abi! dedi, başını önüne eğdi...Oldukça savunmasız bir haldeki kaleciyle karşı karşıya kalmış olan, karşı takımın forvet oyuncusu gibi hissettim kendimi ... Altın gol olmasa da bir gole doğru gittiğim muhakkaktı. Ve gelişine var gücümle ağlara doğru şutladım... - Ayranın yok içmeye Necati...., bu ne perhiz bu ne lahana turşusu...Açlıktan nefesin kokuyor, böyle bir telefonla senin ne işin olur Necati? Hiç yakışık alıyormu...? Yazık değil mi babana, günah değil mi anana?... Aslan gibi delikanlısın, iyisin hoşsun, lakin hiç yakışık alıyor mu bu yoklukta, böylesi dar bir zamanda senin böyle bir telefona meyletmen? Ha yiğidim söyle bakalım senin gibi bir fukaranın harcı mıdır böyle havalı bir telefonla gülüp eğleşmek, gününü gün, bu günün dün etmek?...Derin bir sükuna daldı...Nefesini kontrol etme gayretiyle bir süre başı eğik bekledi. Hatta o kadar bekledi ki hiç bir şey demeyecek, sonsuza dek orada öylece başı önünde bekleyecek sandım. Başını kaldırdı, yüzüme baktı. Simasında son nefeslerini huzur içinde veren piri fanilerin huzur bulmuş mütevekkil hali vardı. -Söyleyeceklerim var dinler misin beni abi?...- Elbette Necati'ciğim seni dinliyorum...- Plastik bir top için ağladın mı sen hiç? - Hatırlamıyorum! -Ben ağladım abi.... -Bisikletin oldu mu abi senin? - E tabi oldu her çocuğun olduğu gibi.. - Benim hiç bisikletim olmadı abi... 13-14 yaşlarındaydım...Arkadaşlarımın çoğunun bisikleti vardı ve onların bisikletine binebilmek için fino gibi gezerdim peşlerinde... Babam alamazdı, parası yoktu... Ben iki yıl boyunca defalarca rüyamda bisikletim olduğunu gördüm. En sonuncu rüyamı babama anlattığımda babamdan dayak yedim. Bir daha da bisiklet rüyası görmedim. Rüyamdan, hayallerimden bisikleti çıkardım. Şimdi de hayallerim var, hayattan olmasını ümit ettiğim beklentilerim var. Bin liralık kazancımın yalnızca 200 lirasına sahibim. Bu parayla araba alamam, ev alamam, iş kuramam, hayal bile kuramam! Arkadaş ortamında tek seferde uçar gider bu para... Aileme destek olmak zorundayım. Annemin temizliğe gittiği evde benim akranım bir genç varmış, özel bir üniversitede okuyormuş, babası okuluna rahat rahat gidip gelsin diye 45 bin lira verip spor bir araba almış daha okula başladığı yıl... Ve günlük de cebine 40-50 lira harçlık koyuyormuş...Benim alın terimle kazanamadığım para elin oğlunun elinin kiri bile olamıyor abi...Şimdi sen kalkmış benim, emeğimle sahip olabildiğim, ulaşabildiğim bu lükse laf ediyorsun. Doğrudur açlıktan nefesim kokuyor olabilir... Bu kadarcık lüksü haketmeyecek ne suç işlemiş olabilirim? Varsılların dünyasından koparabildiğim tek lüksüm bu... Üstte yok, başta yok...Bu kadarcığı da benim gibilere çok görmek, başına kakmak size ne kadar kolay geliyor...Ben de isterdim varlıklı bir ailem olsun, ben de isterdim bir elim yağda bir elim balda olsun... Ama kısmet, kader işte...Yazan böyle yazmış kaderi...Elin oğlu son model jiple ortalıkta fink atar, kimse ne kınar ne de bir laf eder...Benim gibi bir garibe de , kıytırık bir telefonu çok görürler...Sen de haklısın abi... sen de haklısın!...Benim gibileri bin lira maaşa köle edenler bana verdikleri maaşın iki katını çocuğuna cep harçlığı diye veriyor...Benim elim, kolum ,belim ağrırken onların şımarık çocukları zevk-ü sefa içinde yaşıyor...Çalmadım, çırpmadım...israfsa kendi alın terimle kazandığımı harcadım... İlla da kınayacaksan kına...Beni ezikleyerek egona bir tatmin bulabildinse helal-ü hoş olsun. Başka diyeceğim yok abi...artık ne düşünürsen düşün biz de böyleyiz işte!..
Sustum, düşünceye daldım...Hicap duydum...Egomun itelemesiyle gole doğru giderken ofsayta düştüğümü farkedememişim bile...Çaylarımızdan son yudumları alırken Necati'den kusuruma bakmamasını, beni bağışlamasını rica ettim. Önemli değil abi, boş ver gitsin! Dedi...Tarikat ayininde bulunma sebebini sordum. Ülkemizin dostundan çok düşmanı varmış, ekonomik istikrar ve ülkenin selameti için bu ayinde var olmak hayat memat meselesi kadar elzemmiş. Ekmeksiz yaşanır, ama vatansız ve hürriyetsiz yaşanmazmış. Söz konusu Vatan'sa gerisi teferruatmış... Hatta bir ara gaza geldi...Kulağıma eğilip fısıltıyla '- abi iki kişinin bildiği sır değildir!' dedi...Gayri safi milli hasıladan, sosyal adaletten, asgari ücretten ve hatta askeri vesayetten, Ak Saray'dan, Laleli'den de bahsetti... Marmaray'dan, hızlı trenden, yerli tanktan, helikopterden, nükleer enerjinin öneminden, meyve sebze fiyatından ve dolardaki dalgalanmadan...Parelel yapıdan, çelik kapıdan falan da bahsetti...Söz uzadı uzadı....Şimdi uçağa herkes binebiliyormuş,pek ucuzlamış!..Toki beş yüz bin den fazla konut yapmış, THY avrupanın en büyüğü olma yolunda ilerliyormuş. 13 Yıldır parelel bankanın dışında bir tek banka batmamışmış ve bankacılık sektörü Avrupa'dan daha iyi durumdaymış. Sanayi ihracaatımız on yıl öncesine göre yüzde 350 artmış...Duble yolların uzunluğu 20 bin kilometreyi geçmiş...O anlattı ben dinledim, o söyledi ben sustum....
Sen uçağa hiç bindin mi Necati?...Tokinin yaptığı beşyüzbin konuttan hangisine kura çektin!...Batmayıp kar eden bankaların hangisinde kaç kuruşun var? Hızlı trene kaç defa bindin? Duble yollardan geçebileceğin bir araban olabilme ihtimalin yüzde kaçtır Necati? Demedim, diyemedim...Ülkenin hayali gerçek olur Necati sevinir...Pasta büyür Necati gururlanır...Necati bilmezki pasta ne kadar büyürse büyüsün ona asla bir dilimden fazlası verilmeyecek...Olsun Vatan sağolsun! Necati'ler ölmez Vatan bölünmez!

Sahi Necati her şey Vatan için de Vatan ne için?...