18 Kasım 2016 Cuma

BEŞ LİRA

İşim icabı yüzlerce insanla para alış verişim oluyor. Paraya kıymet veren insanla ender karşılaşıyorum. On kişiden dokuzu için para el kiri, paranın hiç kıymeti yok. En değer verilmeyenler beşlik banknotlar, onluk banknotlar ve nispeten de yirmilik banknotlar. Ellilikler biraz daha saygın, yüzlükler vekil gibi başköşede, iki yüzlük banknotsa bakan misali en korunaklı yerlerde… Türk Bayrağı en yüksek tepelerde anlı şanlı gururlu dalgalanırken Türk Lirası kağıt mendil gibi ceplerde kırış kırış, buruş buruş. Bayrakla kıyaslamak doğru olmaz fakat o da bizim bağımsızlığımızın, bir ülke, bir millet oluşumuzun bir simgesidir. Tamam, para el kiridir, para her şey demek değildir lakin bir sembol, milli bir öğe olarak da mı kıymetsiz ve değersizdir? Amerikan dolarına gösterilen saygıya bizim kendi öz paramız layık değil midir? Beş liramız, on liramız üvey evlat mıdır bu kadar örseleniyor, hırpalanıyor, paçavra gibi ceplere tıkılıyor? Bizim paramız hor hakir görülmeyi hak edecek ne yapmıştır? Bir adama kırk gün deli dersen deli olurmuş. Bizim adamın başına gelen de bu sanırım. Paranın kıymeti yok, paranın değeri yok, elli lira dediğin ne ki markete gir bir poşeti doldurmaz... Paranın adı var… Vs vs… Hangi bakkala verdin de almadı Türk Parasını? Dilenciler dolar mı, dileniyor avro mu? Elektrik faturanı, yol paranı, benzin paranı, market ihtiyacını Amerikan Dolarıyla mı ödüyorsun? Hangi işportacıya Türk Lirası uzattın da almadı? Devlete vergini, eczaneye ilaç paranı İngiliz Sterliniyle mi ödüyorsun, Japon Yeniyle mi? Hele bir taksiciye uzat Suudi Arabistan Riyalini de alsın eline levyeyi… Amerikan Dolarının üzerine titre, AB Avrosunu şımart, cüzdanında besle, Türk Lirasına gelince de üvey evlat muamelesi göster bas şaplağı… Sıradan bir kâğıt, değersiz bir nesne muamelesi yap ve sonra o paradan hayır bekle… Kendi öz parana paçavra muamelesi yaptığını gören ecnebiler kendi paralarına gösterdiğin saygı ve hürmeti de görüyorlar. Yüz liraya yaptığın muameleyi elli dolara da yap bakalım el mi yaman bey mi? Dövizci alıyor mu senden o elli doları? Senin değer verip saygı duymadığın parana elin gavuru neden saygı duyup değer versin? Paranın değeri var. Türk Lirasınınsa hem maddi hem de manevi bir değeri var. Tamam, maddesel olarak onu kıymetlendirmeyebilirsin fakat o bir ulusun, bir milletin ve mensubu olduğun uyruğun değişim aracıdır. Onu itip kakamazsın, buruşturamazsın, onu not kâğıdı gibi kullanamazsın. Yıpratıp eskittiğin, kullanılamaz hale getirdiğin her kâğıt banknot için darphane yenilerini basıyor, ağaçlar kesiliyor. Ve ne sıklıkta yeni para basılırsa da senin paranın değeri düşüyor. Paramıza değer verelim bu ülkenin bir karış toprağına sahip çıkarken, beş lirasını hakir görmeyelim. Cüzdanımızda muhafaza edelim verirken sevgiyle, alırken yine sevgiyle alalım. Elin parasına gösterdiğimiz saygıdan, şefkatten kendi öz paramızı mahrum edip boynunu bükmeyelim. Saygılarımla…

8 Ekim 2016 Cumartesi

BİR DONDURMA REKLAMI VE GERÇEKLER!

   ‘ İçindeki seni serbest bırak, magnum dabıl çikolatayla daha fazlasına cüret et!’ Dişiliği ön plana çıkarılmış birkaç kadın, egzotik birkaç yırtıcı hayvan ve dondurma.
    Reklamın iyisi kötüsü olmaz, reklam reklamdır ne sattığının önemi yok nasıl sattığın önemlidir. Kadın, yırtıcı hayvan ve dondurma… İçindeki seni serbest bırak!.. Harekete geç, bir şeyler yap, mal mal durma demek istiyor. Senin içinde egzotik, yırtıcı, cezbedici bir hayvan var bunu biliyoruz. Artık bunu açığa vurmanın zamanı geldi, içindeki hapsolmuş bu hayvanı serbest bırak!
    Magnum dabıl çikolatayla daha fazlasına cüret et! Sen aslında bir haltlar karıştırıyorsun karıştırmasına da magnum dabıl çikolatayla daha fazlasını yapabileceğinin farkında değilsin. Dopingini al ve bunu yap!
    Alakaya maydanoz… Top model kadın, yırtıcı kedi ve dondurma… Dondurmayı ye, kediyi kafesten çıkar… Yan karakter olarak avcı bir kuş, vahşi bir köpek balığı ve iri bir bufalo…
    Avcı hayvanı yedeğine almış bir kadın, elinde magnum dondurmayla sokakta yürüyor… Avcı kadın ve avcı bir hayvan... Vahşi, yırtıcı, cezbedici, egzotik ve çekici… Kadın yalanıyor, aynını vahşi kedi de yapıyor… Kompozisyonda yer alan hayvanların genel özelliği vahşi, yırtıcı ve avcı olmaları… Bufalo hariç hepsi etçil, kanla ve etle besleniyorlar.
   Bufalo avcı değil, otçul, egzotik ve vahşi bir hayvan… Avcı değil ama kolay kolay av da değil. Ona bulaşmak çok zaman aslanların bile haddi değil. İki üç aslanı köpek eniği gibi saçıp savuracak kadar güçlü, heybetli ve cesur bir hayvan bufalo…
   Başa dönersek içindeki seni serbest bırak! Bu yırtıcı bir kedi, bir kaplan olabilir… Etçil olmasa da kolay lokma olmayan bir bufalo olabilir. Sen av değil avcısın! Ve bu dondurma içindeki seni çıkarmana yardım edecek bir enstrüman… Onu yerken av partisini başlatmış olacaksın! Daha fazlasına cüret biletin nah bu dondurmadır. Onunla av partileri daha bereketli, daha egzotik ve daha keyifli olacaktır.
   Dondurma, yırtıcı kedi ve dişi bir kadın… Daha dondurmanın ambalajını açarken kafanda reklam filminden kareler akacak. Dondurmayı kışkırtıcı, baştan çıkarıcı bir öğe olarak kullanabilirsin. Magnum dondurma dişiliği, cazibeyi ve etkileyiciliği çağrıştıracak… Avcı yola düşecek, av karşısına çıkacak. Avcı avını seçecek ama av, avcısını seçme lüksüne sahip olamayacak. Ve avcı avlamaya değmeyeceğini düşündüğü kısmete talip olmayacak!
   Kışkırt, tahrik et ve avla… İçindeki avcı ruha güven! Bu dondurmadan alacağın güç sana kolayca avlanma yetisi kazandıracak… Dilin ve dudakların dondurma üzerindeki hareketi avını sersemletecek, kaçma güdüsünden çok tuzağa düşme arzusu avı senin ayağına getirecek. Onu kabul edip etmemek tamamen senin egzotik, eşsiz ve hırçın iradene kalmış.
   Avcı kadınlar ve av erkekler… Bir dondurma reklamından gerçekler!

   

2 Ekim 2016 Pazar

İDDA’ LI GENÇLİK

- Olmuyooor!... Olmuyor!... Olmuyorrr!....
   -Beceriksizler bundan sonra her şey ağır ağır, yavaş yavaş olacak!...
   -Her şey on saniyede başlayıp bitecek anlaşıldı mı? Yeter, yeter, yeter!
   Rahmetli Kemal Sunal filmin bir sahnesinde folklor ekibine hocalık ederken küçücük telsizinden avaz avaz dışarıya taşan replikle başladık. Olmuyor… Ağır ağır, yavaş yavaş deniyoruz olmuyor… Hızlı çabucak yapalım dedik yine olmuyor… Bir şeyler eksik, ya da bir yerlerde bir yanlışlık var.
    Avrupa yaşlanıyor. Biz Avrupa’nın en genç nüfuslu ülkesi olmakla iftihar ediyoruz. Oldukça da idda’lıyız… 14-15 yaşındaki gençlerimiz haftalık harçlıklarından tasarruf edip idda kuponuna yatırım yapıyorlar. Kendisine mikrofon uzatılan bir delikanlı haftalık 15-20 liralık oynadığını, bazı arkadaşlarınınsa çıtayı daha yükselterek 150-200 lira bu işe para gömdüklerini beyan ediyor. Risk almasını bilen cüretli gençlerimiz çoğalıyor!
   Yılbaşından yılbaşına sudan ucuza alınan pahalı hayallere yolculuk bileti sayılan, piyango biletleri artık kesmiyor. Aylık, haftalık, gün aşırı ve günübirlik pahalı hayal ve heyecan arayışında gençlik ve toplumun ekser çoğunluğu. İddaalar, at yarışları, horoz dövüşleri, sayısal lotolar, internet ortamında girilen bahisler umuda yolculuğun tebdili kıyafetle halk içinde gizlenmesinden başka bir şey değil.
   Ümidi yitik toplumun, ümitsiz gençlerinin sessiz feryatlarıdır iddalarda, kuponlarda teselli aramak, binbir hayali beş liralık kupona tahvil etmek… Kumar her yerde… Benimle evlenir misin evinde, sörvayvır pentatlonunda, M.Ali’ nin çarkı feleğinde, Acun’un Yeteneksizsiniz’ inde... Kumar; hayatın kıyısında, hayatlar bir ümitsiz girdabın tam ortasında…
   Planlı sonuçlardan daha çok, plansız ihtimallere bağlanmış ümitler var. Yaşamın gerçekleri, sistemin ve sosyal adaletsizliğin dayattığı realite, insanları dalgalı denizde şişme botlara binip farklı diyarlara göçe zorluyor. Kendi gerçeğinden kaçma duygusu, insanı akıl almaz, hayale sığmaz milyonda birlik ihtimallere müptela ediyor.
   Başını sokacak bir ev, ayağını yerden kesecek bir araba hayali ve realitenin acıtan merhametsiz, bet yüzü toplumu (aslında toplum değil paramparça insanlar ve fertler yığını) şans oyunlarının, çok ucuza satın alınan pahalı hayallerin kölesi yapıyor. Tatmin, doyum, huzur ve her nereye saklanmışsa (ve nasıl olmuş da ayrı düşülmüş olan) ‘mutluluğa’ kavuşabilmek için, bu zorlu ve heyecanlı denemeler… Üç lira vermekle ne kaybederim milyonda bir kazanma ihtimalim olan ‘milyoncuklar için’ fikri cezbeder… Çeker götürür ve ümit servetini sinsice, haince ve sezdirmeden yer bitirir.
   Her yer mi karanlık? Gözlerimizi mi sıkı sıkıya kapadık? Biz nerede yanlış yaptık?
   Ateşlerde yanması için mi bu kadar genç nüfusu var ettik?
   Istırap çemberinde gençlik feryat ediyor. İçki, kumar ve adı bilinmedik uyuşturucuların müptelası oluyor. Acı çekiyorlar ve acı veriyorlar. Toplumsal çöküntüye, toplumsal bir depresyona doğru son hız ilerliyoruz.
   Manevi dinamikler (istisnaları hariç) zikir ayinlerinde, sohbet ortamlarında huzur, sükûnet ve ahirette kurtuluş reçetesi dağıtıp ödemeyi peşin peşin alıyorlar. Himmetler, filani dergahının hizmet binası, mescidi, külliyesi, bahçedeki şadırvanı, iftarda çadırı olarak hizmete dönüşüyor. Ve bazen de o himmetler zimmete geçiyor melanet ve ihanet olup milletin meclisine, polisine, gencine bomba olarak dönüyor. Allah rızası diyenlerin bir çoğu önce cüzdan yoklaması yapıyor, sonra vicdanlara sesleniyor. Cüzdanı zayıf olanın vicdanına seslenmenin bir getirisi olmadığından mütevellit onları kendi boğuntu ve aldanmışlıklarına terk ediyorlar.
    Efendiler, hoca efendiler, öğretmenim canım benimler, akademisyenler, toplum bilimciler, anneler, babalar işte; idda’lı, bağımlı ve ümitsiz, bu ‘yeni nesil’ sizin eserinizdir! Şimdi öğünün eserinizle utanca boğulmanız gerekmediğine eminseniz. Dövünüp saç baş yolarsanız da aklınızı yitirdiğinize hükmedilecek.
    Bir cinnet halinde toplum. Biz bize yeteriz aslında bizi boğmak için… Teröre, iç savaşa ve kaosa hiç gerek yok. Her yanımız dökülüyor. Dikiş tutmuyor, her yanımız sökülüyor.
    Hoca camiden çıksın, muallim mektepten, şeyh efendi dergahtan… Halk arasına karışsın. Tanrıya kulluktan gayrı davamız yoktur bizim diye iri iri laflar edenler cüzdanlardan evvel vicdanları yoklasın bir…
    Her şey değişir. İklimler, mevsimler… Havaya, suya ve toprağa cemre düşer huzur dolu baharlar yeniden gelir…